İMKANLAR İLİM ÖĞRENMEYİ ETKİLEMEZ!
İmam-ı Azam Ebu Hanife'ye "ilmi nasıl öğrendin?" diye sorulduğunda şöyle cevap vermiştir; "İlmi dört şeyle elde ettim; köpeğin yaltaklanması gibi ilim adamlarına yaltaklandım, kedinin tevazusu gibi alçak gönüllü oldum, kargalar gibi uykusuz sabahladım, merkebin sabrettiği sabrettim."(3)[1]
Alak suresinin ilk beş ayetinin nazil oluşunu Efendimiz (s.a.s) şöyle anlatır: "Melek bana okumamı emretti. Kendisine okuma bilmediğimi söyledim. Beni kollarının arasına alıp kuvvetle sıktı; sonra "Oku!" dedi. Ben yine, "Okuma bilmem" dedim. Beni tekrar kollarının arasına aldı, kuvvetle sıktı ve "Oku!" diye tekrar etti. Ben yine "Okuma bilmem" dedim. Üçüncü defa kollarının arasına alıp daha kuvvetlice sıktıktan sonra bıraktı ve şöyle dedi: "Yaratan Rabbinin adıyla oku! İnsanı (rahim cidarına) yapışan bir hücreden yaratan! Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. Kalemle yazmayı öğretendir. İnsana bilmediklerini öğretendir."(4)[2] Cebrail'in burada Efendimiz'in sıkması; bize ilimde, onun yolu ve şartı olan okumada çilenin ve sıkıntının şart olduğunu da dikkat çeker.(5)[3]
Muallimin talebesini ilim yolunda sıkıştırması, biraz sıkması, ilim elde etmenin bir şartı olarak istenmekle beraber sıkıntı, çile ve mahrumiyetlere katlanmadan bereketli ve kalıcı bir ilim elde edilemeyeceğinin de en büyük delili ve işaretidir
Dünya dâr-ı tekliftir. Teklif; külfet yüklenmektir. Bizlere dünyada ve ahirette rızık kazandıracak olan elde etmek de külfetsiz ve zahmetsiz olamaz. İlim tahsil ederken, kitap okurken, olabildiğince rahat ortamdan ve rehavete düşecek alt yapıdan uzak olmalıdır.
Çok tok olan insanda rehavet ağır basar. Çok yemek yemiş, çok sıcak bir ortamda ve çok yumuşak bir yere yaslanarak kitap okursa, herhalde az sonra uykusu gelecek ve okuduklarını da anlayamayacaktır.
Oturduğu yer biraz sert olur, o mekânın havası ne sıcak ne de çok soğuk olur ve karnı da tok olmazsa, daha uyanık olarak dikkatini uzun süre devam ettirebilir ve okuduklarını daha rahat ve kalıcı olacak şekilde anlayabilir. Bu noktasıyla ilim yolunda dengeli beslenmek önemlidir.
Abdullah ibn-i Mesud (r.a) der ki; "Kimse anasından âlim olarak doğmaz. İlim çalışmakla ve yolunda sıkıntı, çile çekmekle kazanılır."(6)[4]
Ebu Hureyre (r.a) anlatıyor; İnsanlar "Ebu Hureyre çok hadis rivayet ediyor" diyorlar. Mayalı ekmek yemediğim, ipek elbiseler giymediğim, erkek ve kadın hizmetçilerim olmadığı zamanlarda karın tokluğuna Rasulullah'ın yanından ayrılmadım. Açlıktan karnımı çakılların üzerine yapıştırdım. Hatta beni evine götürüp, karnımı doyursun diye bazen ezberimdeki bir ayeti bir adama okuduğum da olurdu…"(8)[5]
İmam Ebu Hanife’nin ifadesiyle: “Alimlerle onların güzel yönleriyle ilgili kıssalar nakletmek bana pek çok fıkıh meselesinden daha güzel gelir, çünkü bu kıssalar o zatların edepleriyle doludur”.
Ahmed b. Hanbele sordular, kişi ilim talebi için yolculuğa çıkar mı? “Evet, vallahi hemde nasıl! Alkame b. Kays en-Nehai ve Esved b. Yezid en-Nehai- ki bunlar Iraktan Kufe dendiler- kendilerine Ömerden bir hadis ulaştığı vakit bununla tatmin olmaz ve onu ta Medine-i Münevvereye bizzat ondan dinlemeye giderlerdi” cevabını verdi.
Ahmed b. Hanbel on altı yaşında hadis öğrenmeye başladı. Beş defa hacca gitti. Üçünde yaya idi. (Memleketinin Irak-Bağdat Olduğunu düşünmeli). Şam, Mağrib, Cezayir, Mekke, Medine, Hicaz, Yemen, Irak, İran ve Horasanı, dağları, bayırları ilim uğruna dolaştı, sonra Bağdat’a döndü.
Taberi yüz yıl yaşadı. Yazdığı eserler yetmiş beşi aştı. Zekvani diyor ki: “Taberaniye çok hadis rivayet edebilmesinin hikmetini sordular; “otuz yıl hasır üzerinde uyudum” diye cevap verdi.
İLİM TAHSİLİNİN ÇİLE VE SIKINTILARINA KATLANMALI
{Talebenin ayrıca nefsinin ve hevasının isteklerine karşıda sabırlı olması ve tok gözlü bulunması gerekir.}
Şiir:
Nefsinin arzusu alçaklığın ta kendisidir,
Nefsine mağlup olan mağluptur alçaklığa.
İlim talebesinin ilim uğruna sıkıntılara da katlanması gerekir.
Nitekim: " Arzuların hazinesi mihnet köprülerinden geçer " denmiştir.
Bir görüşe göre Hz. Ali’ye ait olduğu belirtilen bir şiirde şöyle denmektedir:
İlme ulaşmanın yolu geçer şu altı şeyden,
Şimdi sana bunların hepsini anlatayım ben
Sabır, mal, hocanın rehberliği hırs ve zekâ,
Ve sonuncusu da sahip olmandır kâfi miktar zamana.
İlim uğruna eziyet çekmek açlık, parasızlık, hastalık ve gurbet gibi sıkıntılara katlanmak gerekir. İlim pek yüce bir gayedir. Bu gayeye erişmek için insanın her türlü fedakârlığa hazır olması gerekir. İlim tahsili konusunda gözü kara olmayan kişi âlim olamaz. Bir parça ilim tahsil etse bile onun bereketini göremez. Kısa zaman da öğrendiklerini unutur. Selef âlimleri tahsil yılların da ne kadar zorluklara katlanmış birçoğu bu uğurda malından hatta canından olmuştur.
Abdulfettah Ebu Ğudde, safahat min sabri’l-ulema adlı eserini bu konuya tahsis etmiş ve kitabında ilim tarihinde insanı dehşete düşüren ilginç kıssalara yer vermiştir. İlim uğruna katlanılan sıkıntılara bir örnek olarak mezkûr kitaptan naklen Ebu Hatim Er-Razi’nin tahsil hayatı sırasında yaşadıklarını hep birlikte görelim. Büyük muhaddis Ebu Hatim Er-Razi’nin oğlu babasının başından geçenleri onun diliyle şöyle anlatır:
" 214 yılında Basra’da 8 ay kaldım aslında niyetimde bir sene kalmak vardı. Ama ne yazık ki param bitti ve üzerimde ki elbiseleri dahi tek tek satmak zorunda kaldım ve nihayet elimde, avucumda hiçbir şey kalmadı. Durum böyle iken arkadaşımla birlikte hocaların yanına gider ve akşam oluncaya dek onlardan ders alırdık. O gün arkadaşım dersten sonra ayrılıp gitti ben de oturduğum boş eve gittim. Açlığımı su ile geçiştirdim. Sonra sabah oldu ve arkadaşım yanıma geldi yine çok aç olduğum halde onunla birlikte hadis dinlemeye gittik. Günün sonunda ben aç olduğum halde onunla ayrıldık. Ertesi gün arkadaşım yine geldi ve hadi hocalara gidelim dediğinde bitkinim ben gelemeyeceğim dedim. O da bana neden böyle bitkin bir haldesin deyince artık halimi senden gizlemeyeceğim iki gündür ağzıma bir lokma koymadım dedim. Bunun üzerine oda bana yanımda bir dinar var yarısını sana vererek sıkıntını hafifleteyim diğer yarısıyla da kirayı öderiz dedi. Ondan yarım dinarı aldım ve böylece Basra’dan ayrıldık.
Oğlu babası Ebu Hatim Er-Razi’nin dilinden anlatmaya devam eder.
"Medine de Davud el-Caferi’nin yanından çıkıp çar bölgesine gittiğimizde gemiye bindik üç kişiydik. Ben, Ebu Zuheyr El-Merveruzi ve Nişaburlu bir arkadaş.
Ben gemideyken ihtilam oldum ve durumu arkadaşlarıma açınca onlar bana "denize atla" dediler. Bende "pekiyi yüzme bilmiyorum" dedim. Onlar "biz seni bir ipe bağlar öylece suya salarız" dediler. Nitekim öyle yaptılar; beni bir ipe bağlayıp suya bıraktılar. Suda güzelce bir abdest almak istiyordum. Abdest aldıktan sonra beni biraz salın deyince onlar da saldılar. Bende suya daldım biraz sonra beni yukarı çıkarmalarını istediğimde de çıkardılar.
Gemideyken rüzgâr sürekli yüzümüze vuruyordu. Denizde tam olarak üç aya yol aldık artık daralmıştık yiyeceğimiz de neredeyse tükenmişti. Sonun da karaya çıktık ve azığımız neredeyse tükeninceye dek günlerce yürüdük. Sonunda yiyeceğimiz tamamen tükendi. İlk gün gece, gündüz hiçbir şey yemeden sürekli yürüdük. İkinci günde aynı şekilde devam etti; Akşama kadar yürüyor, akşam olunca da namazlarımızı kılıp kendimizi güç bela bir yere atıp uyuyorduk. Açlıktan susuzluktan ve yorgunluktan bitkin düşmüştük. Ta ki üçüncü güne kadar. Üçüncü günün sabahı uyandığımızda gücümüz yettiğince yürüdük. Sonra birden Şeyh Merveruzi bayılarak yere düştü. Onu ne kadar ayıltmaya çalıştıksak da ayılmadı. Onu öylece bırakarak yola devam ettik.
Ben ve Nişaburlu arkadaşım henüz bir veya iki fersah (5-10 km.) yürümüştük ki ben güçten düştüm. Ve bayılarak yere yığıldım. Arkadaşım beni orada bırakarak yola devam etti. O hiç durmadan yürümüş ve nihayet uzakta gemilerinin karaya yanaştırarak Hz. Musa’nın denizine (Kızıldeniz) demir atmış bir topluluk görmüş. Onların görüş mesafesine girdiğinde elbisesini sallayarak onlara işaret etmiş. Onlar da bir kap su ile yanına gelip ona su vermişler. Ve elinden tutup yardım etmişler. O da onlara "arkamda bayılarak yere düşen iki arkadaşım daha var onlara yetişin" demiş. Ben bundan sonra sadece yüzüme su dökerek beni ayıltan adamı hatırlıyorum. Gözlerimi açıp ona "bana su ver" dedim. O da bir bardağa azıcık su koyup bana verdi. Onu içince biraz kendime gelmiştim, fakat suya doymamıştım. Yine "bana su ver" dedim. O da biraz daha su vererek elimden tutup beni kaldırdı. Ona "arkamda yerde yatan bir arkadaşım daha var" dedim. Bunun üzerine onlardan birkaç kişide onu almaya gittiler. Onlardan birisi de benim koluma girmişti. Ayaklarımı sürüye sürüye zar zor gidiyordum. Bu kişi giderken bana az az su vererek susuzluğumu gideriyordu. Sonunda gemilerine vardık. Bizim arkamızdan diğer üçüncü arkadaşımızı da getirdiler.
Gemidekiler bize çok iyilik yaptılar. Kendimize gelene kadar günlerce onların yanında kaldık. Sonra gemiciler "RAYE" isimli şehrin valisine bir mektup yazdılar ve kek, kavut ve sudan ibaret olan azığımızı da hazırlayarak bizi yola koydular. Durmadan yürüdük ve nihayet yanımızda ki kek, kavut ve suda tükendi sahil boyunca aç susuz ilerliyorduk. Yürürken kıyıya vurmuş bir kaplumbağa bulduk sırtına taşla vurarak kabuğunu kırdığımızda içinden yumurta sarısı gibi bir sıvı gördük. Deniz kenarında ki sedeflerden biraz alarak bu kaplumbağanın içinde ki sarı sıvıya daldırıp yiyorduk. Ve nihayet açlığımızı biraz yatıştırdık.
Sonunda zor bela "RAYE" şehrine varabildik. Gemicilerin yazdığı mektubu ilgili şahsa teslim ettik. Bu şahıs bizi evinde ağırladı ve bize ikram da bulundu. Bize her gün kabak yemeği çıkartıyordu. Hizmetçisine şöyle derdi; "mübarek kabaktan misafirlerimize getir bakalım" bir gün içimizden biri farsça "bize kızarmış et çıkartsan ya!" dedi. Bu sözü ev sahibine duyurmak istiyordu, ev sahibi de ben Farsçayı iyi bilirim, benim nenem "herat"lıydı. Dedi ve o günden sonra bize et yemeği getirdi. Bir miktar azık verdikten sonra yola koyulduk.
[1] 3-Burhaneddin ez-Zernuci, Talimu'l Müteallim, shf: 16
[2]4-Alak suresi; 1-5
[3]5-Buhârî, Bed'ü'I-vahy, 3; Müslim, İmân, 252
[4]6-Cami-u Beyan'il-ilm, c: 1, shf: 100
[5] 8-Buhari, Terğib, c: 5, shf: 175[5]
