Kalabalaştıkca Yanlızlaştık
KALABALIKLAŞTIKÇA YALNIZLAŞTIK
İnsan hiç bu kadar çok insana ulaşmamıştı. Fakat belki de hiçbir çağda, ulaşabildiği insanların arasında kendisine bu kadar uzak kalmamıştı.
Abdurrahman Türkoğlu
Eskiden kapılarımızın zili vardı.
Şimdi bildirim seslerimiz var.
Eskiden birisi kapıyı çaldığında kim geldi diye merak ederdik. Şimdi telefon öttüğünde kim yazdı diye bakıyoruz.
Aradaki fark küçük gibi.
Değil.
Kapıyı çalan insan içeri giriyordu.
Bildirimi gönderen ise ekranda kalıyor.
Belki bizim hikâyemiz tam da burada başladı.
İnsanları hayatımızdan çıkarıp ekranımıza koyduk.
Sonra ekranımız insanlarla doldu, evimiz boşaldı.
Telefon rehberimizde yüzlerce kişi var. Sosyal medya hesaplarımızda binlerce insan bizi takip ediyor. Bir fotoğraf koyuyoruz, birkaç dakika içinde insanlar görüyor. Nerede olduğumuzu, ne yediğimizi, hangi arabaya bindiğimizi, nerede tatil yaptığımızı başkalarına gösterebiliyoruz.
Ama gecenin bir vakti insanın içine bir ağırlık çöktüğünde telefon rehberini aşağı doğru kaydırıp şunu düşünüyoruz:
Ben şimdi kimi arayacağım?
İşte çağımızın garipliği burada.
İnsanlık iletişim sorununu teknolojik olarak çözdü.
Fakat yakınlık sorununu çözemedi.
Hatta belki daha da büyüttü.
Dünya Sağlık Örgütü’nün 2025’te yayımladığı sosyal bağlantı raporuna göre dünyada yaklaşık her altı kişiden biri yalnızlık hissediyor. Gençlerde oran daha da yüksek; 13-29 yaş grubunda yaklaşık her beş kişiden biri yalnızlık bildiriyor. Dünya Sağlık Örgütü, yalnızlığın sağlık ve yaşam süresi bakımından da ciddi sonuçlarla ilişkili olduğunu belirtiyor.
Demek ki mesele yalnızca romantik bir “eski günler güzeldi” meselesi değil.
Ortada gerçek bir insanlık meselesi var.
Fakat ben yine de meseleyi rakamlardan önce bir Anadolu sofrasından anlatmak istiyorum.
Çünkü bazı şeyleri istatistik açıklayamaz.
Bazı şeyleri çayın buharı açıklar.
BİR ZAMANLAR MİSAFİR GELİRDİ
Çocukluğumuzun evlerini hatırlayın.
Akşam olmuş.
Kapı çalıyor.
Annen kapıya gidiyor.
Bir akraba gelmiş.
Yanında çocukları.
Kimse WhatsApp’tan konum istememiş. Kimse “müsait misiniz?” diye üç saat önceden mesaj göndermemiş.
Adam gelmiş.
Çünkü misafirlik biraz da ansızın gelmekti.
Evde kek yoksa yok.
Bisküvi varsa bisküvi.
Çay demlenirdi.
Çocuklar öteki odaya geçerdi.
Büyükler konuşurdu.
Birisi komşunun oğlunun askerden geldiğini söyler, öteki mahallede satılan arsadan bahseder, bir başkası memleketin hâlini kurtarırdı.
Saat ilerlerdi.
Kimsenin elinde telefon olmadığı için kimse başka bir yerde değildi.
Herkes bulunduğu yerdeydi.
Bugün aynı odada beş kişiyiz.
Fakat beş ayrı yerdeyiz.
Biri Instagram’da.
Biri TikTok’ta.
Biri WhatsApp’ta.
Biri YouTube’da.
Biri de hepsinden sıkılmış, Netflix’te ne izleyeceğine karar vermeye çalışıyor.
Oturma odası aynı.
Dünyalar farklı.
Belki de çağımızın en büyük dönüşümlerinden biri budur:
Mekânlarımız ortak kaldı ama dikkatlerimiz ayrıldı.
Eskiden insan bir yere bedeniyle geldiyse büyük ölçüde oradaydı.
Şimdi beden burada, zihin başka kıtada.
Adam senin karşında oturuyor.
Sen konuşurken başparmağıyla başka insanların hayatını kaydırıyor.
Sen ona gününün nasıl geçtiğini anlatıyorsun.
O aynı anda Dubai’de Lamborghini kullanan birini izliyor.
Sonra telefonunu masaya bırakıp:
“Ne diyordun?”
diyor.
Hiçbir şey.
Boş ver.
Zaten birazdan yine gideceksin.
DÜNYA KÜÇÜLDÜ, İNSANLAR UZAKLAŞTI
Teknoloji bize yıllarca bir vaat sundu:
“Dünyayı birbirine bağlayacağız.”
Bağladı.
Konya’dan Tokyo’daki bir insanla birkaç saniyede konuşabiliyoruz.
Tahran’daki bir arkadaşımıza fotoğraf gönderebiliyor, New York’taki bir toplantıya evimizden katılabiliyoruz.
Bu olağanüstü bir imkân.
Teknolojiyi şeytanlaştırmanın hiçbir anlamı yok.
Sorun telefon değil.
Sorun telefonun insan hayatındaki yeridir.
Bıçak ekmek de keser, insan da yaralar.
Mesele bıçakta değil, onu tutan eldedir.
Fakat teknolojinin oluşturduğu yeni hayat biçimini de romantikleştirmemek gerekiyor.
Çünkü bize iletişim imkânı sunan cihazlar aynı zamanda dikkatimizi parçalayan devasa bir ekonominin kapısını açtı.
Artık insanın dikkati ekonomik bir değerdir.
Sen ekrana ne kadar uzun bakarsan birileri için o kadar değerlisin.
Bu yüzden uygulama sana:
“Yeterince baktın, şimdi anneni ara.”
demiyor.
Aksine:
“Bir video daha var.”
diyor.
Bir tane daha.
Bir tane daha.
Sonra saat gece iki.
Telefonu bırakıyorsun.
Oda sessiz.
Ekranın ışığı söndüğü anda insan kendisiyle baş başa kalıyor.
İşte bazı insanlar için en zor an da o.
Çünkü gün boyunca herkesin hayatını seyrettik.
Kendi hayatımıza vakit kalmadı.
BİZ ARTIK YAŞAMIYOR, YAYINLIYORUZ
Eskiden insan tatile giderdi.
Şimdi tatile gittiğini gösteriyor.
Eskiden yemek yenirdi.
Şimdi yemek önce fotoğraflanıyor.
Eskiden gün batımı seyredilirdi.
Şimdi gün batımının önünde telefon tutuluyor.
Bazen düşünüyorum:
Bir gün dünyadaki bütün sosyal medya hesapları aniden kapansa bazı insanlar yine Bodrum’a gider mi?
Paris’teki o kafede yine kahve içer mi?
O pahalı ayakkabıyı yine satın alır mı?
Belki.
Ama bir kısmımızın davranışının değişeceği de kesin.
Çünkü modern insan yalnızca yaşamak istemiyor.
Yaşadığının görülmesini de istiyor.
Burada tuhaf bir pazar kuruluyor.
Ben sana hayatımı gösteriyorum.
Sen bana hayatını gösteriyorsun.
İkimiz de birbirimizin seçilmiş anlarını görüyoruz.
Sonra kendi hayatımızın tamamıyla karşılaştırıyoruz.
Adamın Instagram’daki Maldivler fotoğrafını görüyorsun.
Ama kredi kartı borcunu görmüyorsun.
Bir çiftin romantik akşam yemeğini görüyorsun.
Eve döndüklerinde ettikleri kavgayı görmüyorsun.
Bir iş insanının yeni otomobilini görüyorsun.
Gece üçte uyuyamadığını görmüyorsun.
Bir arkadaşının gülen yüzünü görüyorsun.
Fotoğraf çekildikten on dakika sonra arabada sessizce ağladığını bilmiyorsun.
Sonra diyorsun ki:
“Herkes mutlu, bir ben beceremedim şu hayatı.”
Hayır.
Herkes mutlu değil.
Herkes yayıncı.
Ve her yayıncının bir montaj masası var.
YALNIZ OLMAKLA YALNIZ HİSSETMEK AYNI ŞEY DEĞİL
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Yalnız yaşamak ile yalnızlık hissetmek aynı şey değildir.
İnsan tek başına yaşayabilir ve gayet huzurlu olabilir.
Başka bir insan ise on kişilik ailenin ortasında kendisini yapayalnız hissedebilir.
Our World in Data’nın yalnızlık araştırmalarına ilişkin değerlendirmesi de bu ayrımın altını çiziyor. Tek kişilik hanelerin dünya genelinde artması, otomatik olarak insanların aynı oranda daha yalnız hissettiği anlamına gelmiyor. Hatta araştırmalar yalnız yaşamanın tek başına yalnızlığın iyi bir göstergesi olmadığını ortaya koyuyor.
Bu önemli.
Çünkü yalnızlığı yanlış tarif edersek çözümü de yanlış yerde ararız.
Yalnızlık evde kaç kişinin bulunduğuyla ilgili değildir.
Yalnızlık bazen:
“Beni gerçekten anlayan biri var mı?”
sorusuna verilen cevaptır.
Kalabalık bir düğünde yalnız olabilirsiniz.
Bir stadyumda yalnız olabilirsiniz.
On bin kişinin takip ettiği bir hesapta yalnız olabilirsiniz.
Hatta evli olup yalnız olabilirsiniz.
Çocuk sahibi olup yalnız olabilirsiniz.
İşyerinde yüz kişiyle konuşup akşam eve döndüğünüzde kimseyle gerçekten konuşmadığınızı fark edebilirsiniz.
Çünkü insanın ihtiyacı sadece başka insanların fiziksel varlığı değildir.
İnsan görülmek ister.
Duyulmak ister.
Hatırlanmak ister.
Kendisine ihtiyaç duyulduğunu hissetmek ister.
TÜRKİYE’NİN EVLERİ DEĞİŞİYOR
Türkiye de bu dönüşümün dışında değil.
TÜİK’in 2025 aile istatistikleri oldukça düşündürücü.
2014 yılında Türkiye’deki hanelerin yüzde 13,9’u tek kişilik hanelerden oluşuyordu.
2025 yılında bu oran yüzde 20,5’e çıktı.
Başka bir ifadeyle Türkiye’de yaklaşık her beş haneden biri artık tek kişilik hane.
Aynı dönemde geniş ailelerden oluşan hanelerin oranı yüzde 16,7’den yüzde 13,5’e geriledi.
Tekrar söyleyelim:
Bu rakamlar doğrudan “Türkiye yalnızlaşıyor” demek değildir.
Fakat Türkiye’nin birlikte yaşama biçiminin değiştiğini kesin olarak gösteriyor.
Eskiden bir evde dede vardı.
Babaanne vardı.
Anne vardı.
Baba vardı.
Çocuklar vardı.
Bazen amca bile vardı.
Hatta bazı evlerde amcanın neden hâlâ orada olduğunu kimse bilmiyordu ama vardı.
Şimdi herkesin odası ayrı.
Sonra evler ayrıldı.
Sonra şehirler ayrıldı.
Sonra ülkeler ayrıldı.
Ekonomik şartlar, eğitim, çalışma hayatı, göç, bireyselleşme, evlilik yaşının değişmesi ve modern şehir düzeni aile yapısını dönüştürdü.
Bunun iyi tarafları da var.
İnsanlar daha bağımsız yaşayabiliyor.
Kendi hayatları üzerinde daha fazla söz sahibi olabiliyor.
Özellikle geçmişte geniş aile yapısı içinde baskı gören bireyler açısından bireyselleşmenin özgürleştirici taraflarını inkâr etmek haksızlık olur.
Ama her dönüşüm bir şey getirirken bir şeyi götürüyor.
Biz bağımsızlığı kazandık.
Acaba dayanışmayı mı kaybediyoruz?
MAHALLE ÖLDÜ MÜ?
Ben modern dünyanın en büyük kayıplarından birinin mahalle olduğunu düşünüyorum.
Mahalle sadece yan yana yapılmış evlerden ibaret değildi.
Mahalle bir sosyal güvenlik sistemiydi.
Çocuğun sokakta düştü.
Komşu kaldırırdı.
Evinizde cenaze oldu.
Tencere sizin mutfakta kaynamazdı.
Mahalle getirirdi.
Düğünün oldu.
Sandalyeyi biri bulur, arabayı biri ayarlar, öteki misafiri karşılar.
Bir ihtiyar üç gündür görünmedi.
Bakkal fark ederdi.
“Hayırdır, Mehmet amca gelmiyor birkaç gündür.”
Bugün on katlı apartmanda yaşıyoruz.
Karşımızdaki dairede oturan insanın soyadını bilmiyoruz.
Asansörde karşılaşıyoruz.
Başımızı eğiyoruz.
“Merhaba.”
“Merhaba.”
Dördüncü kat.
Altıncı kat.
Sekizinci kat.
Kapı açılıyor.
“İyi akşamlar.”
Bitti.
Birlikte yaklaşık üç yıl yaşadığımız insanla toplam konuşma süremiz on iki dakika.
Ama Amerika’da hiç görmediğimiz bir fenomenin boşandığını biliyoruz.
Bu nasıl bir çağ?
Komşumuzun annesi ölmüş haberimiz yok.
Hollywood aktörünün sevgilisinden ayrıldığını biliyoruz.
Bize yakın olanlardan habersiziz.
Uzak olanların dedikodusuna hâkimiz.
Coğrafi mesafeyi teknoloji kapattı, gönül mesafesini açtı.
HER ŞEYİMİZ VAR, VAKTİMİZ YOK
Modern insanın en çok söylediği cümlelerden biri:
“Vaktim yok.”
Garip.
İnsanlık tarihinde zamandan tasarruf ettiren araçların en fazla olduğu çağda yaşıyoruz.
Çamaşırı makine yıkıyor.
Bulaşığı makine yıkıyor.
Arabamız var.
Uçağımız var.
Hazır yemek var.
Online alışveriş var.
Bankaya gitmeden para gönderiyoruz.
Markete gitmeden market geliyor.
Mektubun üç günde ulaştığı yere mesajımız üç saniyede gidiyor.
Bütün bunlar bize zaman kazandıracaktı.
Kazandırdı.
Peki kazandığımız zamanı ne yaptık?
Yine zamanımız yok.
Annemi arayamadım.
Vaktim yoktu.
Arkadaşımla görüşemedim.
Yoğundum.
Çocuğumla oynayamadım.
İşim vardı.
Babamı ziyaret edemedim.
Haftaya gideriz.
O “haftaya” var ya…
Bazen hiç gelmiyor.
Modern hayatın en büyük dolandırıcılığı belki de budur:
Bize zaman kazandıran yüzlerce araç sattı.
Sonra kazandığımız zamanın tamamını geri aldı.
ARKADAŞLIK DA VERİMLİ OLMAK ZORUNDA MI?
Bugün her şey performans.
Kaç adım attın?
Kaç kalori yaktın?
Kaç kitap okudun?
Kaç para kazandın?
Kaç takipçin var?
Kaç ülke gezdin?
Kaç proje bitirdin?
Sabah kaçta kalktın?
Su içtin mi?
Spor yaptın mı?
Meditasyon?
Dil çalışması?
Online kurs?
Kariyer?
Yatırım?
Kripto?
Kardeşim bir dakika.
Çay içtin mi?
Öyle hiçbir faydası olmadan.
Bir arkadaşınla oturup iki saat hiçbir şey başarmadan konuştun mu?
Bugünün insanına çok garip geliyor.
Çünkü bize her dakikanın “değerlendirilmesi” gerektiği öğretildi.
Oysa insan ilişkilerinin önemli kısmı verimsizdir.
Dostluk biraz vakit israfıdır.
Sevdiğin insanla yaptığın uzun bir yürüyüş ekonomiye hiçbir katkı sağlamaz.
Babanla içtiğin çay CV’ne yazılmaz.
Çocuğunla yerde oyuncak araba sürmenin LinkedIn sertifikası yoktur.
Ama insanı insan yapan hayat biraz da bunlardan oluşur.
Harvard Yetişkin Gelişimi Araştırması onlarca yıldır insanların yaşamlarını izliyor. Çalışmanın yöneticilerinden psikiyatrist Robert Waldinger’in vurguladığı temel bulgu oldukça sade: İyi ilişkiler, iyi ve sağlıklı bir hayatın en güçlü unsurlarından biridir; üstelik ilişkilerin de fiziksel kondisyon gibi düzenli olarak beslenmesi gerekir.
Biz spor salonuna üyelik alıyoruz.
İlişkilerimizin üyeliğini yenilemiyoruz.
DOSTLUK BAKIM İSTER
Bir otomobiliniz varsa bakım yaptırıyorsunuz.
Yağ değişiyor.
Filtre değişiyor.
Lastik kontrol ediliyor.
Telefonun güncellemesi geliyor.
Bilgisayar güncelleniyor.
İşletmenin muhasebesi tutuluyor.
Peki arkadaşlık?
Onun bakımı ne zaman yapıldı?
“Nasıl olsa arkadaşız.”
Değil.
İnsan ilişkileri ihmal edildiğinde eskir.
Dostluk büyük olaylarla değil, küçük tekrarlarla yaşar.
Bir telefon.
Bir kahve.
Bir “neredesin?”
Bir cenazeye gitmek.
Bir düğünde görünmek.
Hastanede kapının önünde beklemek.
Arabası bozulan arkadaşını almak.
Gece üçte telefon açıldığında:
“Anlat.”
diyebilmek.
İşte dostluk budur.
Instagram’da doğum günü bildirimi çıkınca:
“HBD bro ”
yazmak değil.
YALNIZLIĞIN EKONOMİSİ
Bir de meselenin daha karanlık tarafı var.
Yalnız insan iyi müşteridir.
Çünkü eskiden toplumun ücretsiz verdiği bazı şeyleri bugün satın alıyoruz.
Sohbet satın alıyoruz.
Eğlence satın alıyoruz.
İlgi satın alıyoruz.
Aidiyet satın alıyoruz.
Hatta kimi zaman kimlik satın alıyoruz.
“Ben kimim?”
sorusunun cevabını giydiğimiz markadan, kullandığımız telefondan, bindiğimiz otomobilden çıkarmaya çalışıyoruz.
Tüketim sistemi insana sürekli şunu söylüyor:
“Sende bir eksiklik var.”
Sonra hemen arkasından:
“Çözümü bizde.”
Mutsuz musun?
Satın al.
Sıkıldın mı?
Satın al.
Kendini yetersiz mi hissediyorsun?
Satın al.
Yalnız mısın?
Abone ol.
Premium üyelik.
Plus üyelik.
Gold üyelik.
Pro üyelik.
İnsanlığın kadim problemlerine aylık abonelik modelleriyle cevap arıyoruz.
Fakat ruhun App Store’u yok.
Kalbin güncelleme dosyası indirilmiyor.
BİREY OLDUK, PEKİ İNSAN KALABİLDİK Mİ?
Modern çağ bize birey olmayı öğretti.
Bu küçümsenecek bir kazanım değildir.
Kendi kararını vermek.
Kendi mesleğini seçmek.
Kendi hayatını kurmak.
Toplumun yanlış baskılarına karşı durabilmek.
Bunlar kıymetli.
Fakat birey olmak ile yalnız bir ada olmak aynı şey değil.
Biz bazen özgürlük ile bağsızlığı birbirine karıştırdık.
Kimseye muhtaç olmamayı güç zannettik.
“Ben kimseye eyvallah etmem.”
“Kimseye ihtiyacım yok.”
“Tek başıma yeterim.”
İyi de insan dediğin zaten muhtaç bir varlık.
Doğduğunda birinin kucağına muhtaç.
Büyürken birinin öğretmesine muhtaç.
Hastalandığında birinin getirdiği çorbaya muhtaç.
Öldüğünde bile birilerinin omzuna muhtaç.
İnsan hayatı “kimseye ihtiyacım yok” diyerek geçirebilir.
Fakat cenazesini bile tek başına kaldıramaz.
Belki özgürlük:
Kimseye ihtiyacının olmaması değil, birbirimize olan ihtiyacımızın bizi köleleştirmeden bizi insanlaştırmasıdır.
SOSYAL MEDYA SUÇLU MU?
Kolay cevap:
Evet.
Doğru cevap:
O kadar basit değil.
Sosyal medya uzak akrabaları bir arada tutabiliyor.
Yıllardır görmediğimiz arkadaşlarımızı bulmamızı sağlıyor.
Ortak ilgi alanlarına sahip insanların topluluk oluşturmasına imkân veriyor.
Yalnız hisseden bazı insanların destek bulabileceği ortamlar yaratabiliyor.
Bu yüzden bütün meseleyi “telefon kötü” seviyesine indirgemek ucuz bir nostalji olur.
Araştırmalarda da sosyal medya kullanımı ile yalnızlık arasındaki ilişkinin tek yönlü ve basit olmadığı görülüyor. Örneğin 2025 tarihli, web kullanım izlerini inceleyen bir araştırmada daha yoğun sosyal medya kullanımı ile daha yüksek yalnızlık arasında ilişki bulundu; fakat böyle bulguların “sosyal medya herkesi yalnızlaştırır” şeklinde doğrudan nedensellik olarak okunmaması gerekiyor.
Belki asıl soru şu:
Biz teknolojiyi mi kullanıyoruz, teknoloji bizim insan ilişkilerimizin şeklini mi belirliyor?
Telefon masada durabilir.
Sorun yok.
Fakat baban sana bir şey anlatırken sürekli telefona bakıyorsan sorun var.
Sosyal medya kullanabilirsin.
Ama kendi hayatının değerini başkasının hayatının vitriniyle ölçüyorsan sorun var.
Binlerce kişiyle iletişim kurabilirsin.
Ama en yakındaki insanı duyamıyorsan bir yerde yanlış yaptık.
KONYA’DA BİR AKŞAM
Bazen Konya’da akşamüstü şehir merkezinden geçerken insanları izliyorum.
Trafik.
Kornalar.
Otobüsler.
Tramvay.
Telefonuna bakan insanlar.
Bir yere yetişen insanlar.
AVM’den çıkanlar.
Kafelerde oturanlar.
Herkes bir yere gidiyor.
Sonra Mevlâna tarafına doğru baktığınızda garip bir tezat ortaya çıkıyor.
Yüzyıllar önce yaşamış bir adam hâlâ insanlara:
“Gel.”
diye sesleniyor.
Biz ise birbirimize:
“Vaktim yok.”
diyoruz.
Adam sekiz yüz yıl öteden insan çağırıyor.
Biz sekiz metre ötedeki komşumuza gidemiyoruz.
Mesele Mevlâna’yı romantik bir dekor hâline getirmek değil.
Zaten bizim en büyük kabiliyetlerimizden biri de budur.
Bir düşünürü anlamak yerine magnetini satmak.
Sözünü yaşamak yerine duvara asmak.
Mevlâna’nın şehrinde birbirimizi dinlemeye vaktimiz yoksa kubbenin fotoğrafını çekmenin bize ne faydası var?
Belki insanın asıl yolculuğu kilometreyle ölçülmüyor.
Bazen insan Konya’dan Tahran’a gider, hiç yol alamaz.
Bazen mutfaktan salona geçer, annesinin karşısına oturur ve yıllardır ilk kez:
“Anne, sen nasılsın?”
der.
İşte o gün bin kilometre yol gider.
KALABALIK ŞEHİRLERİN SESSİZ İNSANLARI
Şehirler büyüyor.
Binalar yükseliyor.
Nüfus yoğunlaşıyor.
Fakat insanın sosyal çevresi aynı hızla derinleşmiyor.
Dünya Sağlık Örgütü yalnızlık ve sosyal izolasyonun yalnızca psikolojik bir rahatsızlık meselesi olmadığını; fiziksel sağlık, eğitim ve ekonomik sonuçlarla da bağlantılı olduğunu belirtiyor. Küresel tahminlerde yalnızlık yaklaşık her altı kişiden birini etkiliyor.
ABD’nin eski Surgeon General sosyal bağlantı üzerine yayımladığı kapsamlı tavsiye raporunda da sosyal izolasyonun erken ölüm riskinin artmasıyla ilişkili olduğuna dikkat çekiliyor.
Ama rakamların arkasında insan var.
Sekizinci katta tek başına televizyon izleyen emekli öğretmen.
Üniversite için başka şehre gelmiş öğrenci.
Yeni boşanmış adam.
Eşi öldükten sonra evin sesine alışamayan kadın.
Çalışmak için memleketinden ayrılmış genç.
On bin takipçisi olup geceleri konuşacak kimse bulamayan fenomen.
Yalnızlık herkese aynı kıyafetle gelmiyor.
Bazen sessizlik olarak geliyor.
Bazen aşırı konuşmak olarak.
Bazen sürekli çalışmak.
Bazen sürekli eğlenmek.
Bazen durmadan paylaşım yapmak.
İnsan bazen yalnızlığını gizlemek için kalabalık üretir.
EN TEHLİKELİ CÜMLE: “BİR ARA GÖRÜŞELİM”
Eski arkadaşına rastlarsın.
“Ulan nerelerdesin?”
“Sorma ya, koşturuyoruz.”
“Bir ara oturalım.”
“Kesinlikle.”
“Arayacağım seni.”
“Ara mutlaka.”
İki taraf da bilir.
Kimse aramayacak.
Modern Türkçede “bir ara görüşelim” bazen “muhtemelen bir daha görüşmeyeceğiz ama bunu açıkça söylemek ayıp olur” anlamına geliyor.
Sonra yıllar geçiyor.
Bir gün ortak bir arkadaş arıyor.
“Kötü haber…”
İnsan o anda fark ediyor.
Bir türlü bulamadığı iki saat artık sonsuza kadar yok.
Hayat bize bunu sürekli öğretiyor.
Ama biz öğrenmiyoruz.
Para kaybedilince tekrar kazanılabiliyor.
İş kaybediliyor, yenisi bulunabiliyor.
Araba satılıyor, başkası alınıyor.
Telefon kırılıyor, yenisi geliyor.
Ama bazı insanlar gittikten sonra yenisi gelmiyor.
Çünkü insan değiştirilebilir bir ürün değildir.
BELKİ DE FAKİRLEŞEN ŞEY CÜZDANIMIZ DEĞİL
Türkiye’de ekonomik meseleleri çok konuşuyoruz.
Haklı olarak.
Kira.
Gıda.
Otomobil.
Akaryakıt.
Vergi.
Maaş.
Enflasyon.
İnsanların geçim sıkıntısı gerçek.
Üstelik ekonomik baskı insanların sosyalleşme imkânını da azaltabilir.
Fakat başka bir fakirleşme daha var.
Onu TÜFE ölçmüyor.
İlişki fakirliği.
Bir insanın beş evi olabilir.
Ama kapısını çalacak bir dostu olmayabilir.
On otomobili olabilir.
Ama hastaneye giderken yanında oturacak bir insan bulamayabilir.
Milyonlarca lirası olabilir.
Ama annesini son kez ne zaman aradığını hatırlamayabilir.
Zenginlik nedir o hâlde?
Belki zenginlik biraz da:
Telefonunu gece üçte açacak kaç kişinin olduğu meselesidir.
ÇOCUKLAR BİZİ İZLİYOR
Bu meselenin belki en önemli tarafı çocuklar.
Çocuklara sürekli:
“Telefonu bırak.”
diyoruz.
Bunu söylerken elimizde telefon var.
“Tablete çok bakma.”
Sonra televizyon karşısında telefon kaydırıyoruz.
Çocuk ne öğrensin?
Çocuk nasihatten çok manzarayı öğrenir.
Babasını sürekli ekrana bakarken gören çocuk, dünyanın en önemli nesnesinin ekran olduğunu düşünür.
Annesinin yemek masasında sürekli bildirim kontrol ettiğini gören çocuk, konuşmanın bölünebilir bir şey olduğunu öğrenir.
Sonra on beş yaşına geldiğinde odasından çıkmıyor diye kızıyoruz.
Belki çocuk odasına kapanmadı.
Biz yıllar önce ekranlarımızın içine kapandık.
O sadece bizi taklit etti.
YENİDEN NASIL YAKINLAŞACAĞIZ?
Bunun için büyük manifestolara ihtiyacımız olduğunu düşünmüyorum.
Telefonları yakmaya gerek yok.
İnterneti kapatmaya gerek yok.
Mağaraya taşınmayacağız.
Modern hayatı terk etmek de mümkün değil zaten.
Belki küçük şeylerle başlayacağız.
Yemek masasında telefonu ters çevirmekle.
Bir arkadaşımıza sebepsiz yere telefon açmakla.
Anneme mesaj atmak yerine sesini duymakla.
Babamın anlattığı aynı hikâyeyi beşinci kez dinlemekle.
Komşuya selam vermekle.
Bir cenazeye gerçekten gitmekle.
Hasta ziyaretini emojiyle yapmamakla.
Çocuğumuz konuşurken ekrana bakmamakla.
Arkadaşımız dert anlatırken çözüm üretmeye çalışmadan sadece dinlemekle.
Bazen insanın ihtiyacı tavsiye değildir.
Tanıklıktır.
“Ben buradayım.”
demektir.
Harvard’ın uzun süreli yetişkin gelişimi çalışmasının işaret ettiği “sosyal kondisyon” fikri de tam burada anlam kazanıyor: ilişkiler kendiliğinden sonsuza kadar güçlü kalmıyor; onlara zaman ve dikkat vermek gerekiyor.
Spor yapıyoruz çünkü kasın kullanılmadığında zayıfladığını biliyoruz.
Dostluk da öyle.
Kullanılmayan yakınlık körelir.
YALNIZLIĞIN DA KIYMETLİSİ VAR
Burada yalnızlığa da haksızlık etmeyelim.
İnsanın bazen yalnız kalmaya ihtiyacı vardır.
Hatta modern insanın problemlerinden biri belki yeterince yalnız kalamamasıdır.
Garip değil mi?
Bir taraftan yalnızlıktan şikâyet ediyoruz.
Öte taraftan gerçek anlamda tek başımıza kalamıyoruz.
Asansöre biniyoruz: telefon.
Tuvalete giriyoruz: telefon.
Otobüste: telefon.
Yatakta: telefon.
Sırada beklerken: telefon.
Beş dakikalık boşluk oluşmasına tahammülümüz yok.
Oysa yalnız kalmak başka, yalnız hissetmek başka.
Yalnızlık bazen insanın kendisiyle buluştuğu yerdir.
Sessizlik bazen insanın içinde yıllardır konuşan ama gürültüden duyamadığı sesi işitmesidir.
Sorun yalnız kalmak değildir.
Sorun:
Kalabalığın içinde kimsesizleşmek.
DERVİŞİN TELEFONU ÇALSAYDI
Bazen düşünüyorum.
Eski bir derviş bugün yaşasa ne yapardı?
Akıllı telefonu olur muydu?
Muhtemelen olurdu.
WhatsApp kullanır mıydı?
Herhalde.
Google Maps’ten tekkeye yol tarifi bile gönderirdi belki.
Ama sanırım telefonu cebinde taşırdı.
Bizim gibi kalbinde değil.
Çünkü mesele teknolojiye sahip olmak değil.
Teknolojinin sana sahip olup olmaması.
Eskinin insanı dünyayı terk etmiyordu.
Dünyayı yerine koymaya çalışıyordu.
Belki bizim de ihtiyacımız bu.
Telefonu çöpe atmak değil.
Telefonu yeniden eşya yapmak.
Arabayı yeniden araç yapmak.
Parayı yeniden araç yapmak.
Sosyal medyayı yeniden araç yapmak.
Çünkü araçlar amaç olduğunda insan küçülür.
Eşya büyür.
Ev büyür.
Televizyon büyür.
Telefon büyür.
Otomobil büyür.
Banka hesabı büyür.
Fakat sofra küçülür.
BİZ SOFRAYI KAYBETTİK
Belki bütün bu yazının özeti tek kelime:
Sofra.
Anadolu’da sofra sadece yemek yenilen yer değildi.
Haber orada alınırdı.
Kavga orada edilirdi.
Barış orada yapılırdı.
Çocuk orada terbiye edilirdi.
Misafir orada ağırlanırdı.
Dua orada edilirdi.
Bir tabak yemek bazen beş kişiyi birbirine bağlardı.
Bugün yemek hâlâ var.
Ama sofra azalıyor.
Biri erken yiyor.
Biri geç geliyor.
Çocuk odasında.
Baba televizyonda.
Anne telefonda.
Herkesin karnı doyuyor.
Kimsenin birbirinden haberi yok.
Belki açlığımız gıdaya değil artık.
Birbirimize.
HER BEŞ HANEDEN BİRİ
TÜİK’in 2025 verisindeki yüzde 20,5 rakamına tekrar dönelim.
Her beş haneden yaklaşık biri tek kişilik.
Bunun kötü olduğunu söylemiyorum.
Ama bu değişimin bizi düşünmeye mecbur bıraktığını söylüyorum.
Çünkü toplumun mimarisi değişiyor.
Aile küçülüyor.
Mahalle değişiyor.
Çalışma biçimi değişiyor.
İletişim değişiyor.
Yaşlı nüfus artıyor.
TÜİK verilerine göre 2025’te Türkiye’de 1 milyon 836 bin 496 yaşlı kişi tek başına yaşıyordu. Tek kişilik hanelerin yaklaşık üçte birini tek başına yaşayan yaşlılar oluşturuyordu.
Bu sadece devletin sosyal politika meselesi değildir.
Bu bizim de meselemiz.
Yan dairede kim yaşıyor?
Mahallede tek yaşayan ihtiyar kim?
Babamızın arkadaşlarından hangisi eşini kaybetti?
Annemiz bugün kiminle konuştu?
Bazen toplum büyük projelerle değil, küçük sorularla ayakta kalır.
İNSAN İNSANA LAZIM
Dünya Sağlık Örgütü sosyal bağlantıyı artık küresel sağlık meselesi olarak ele alıyor.
Bilimsel araştırmalar sosyal ilişkilerin sağlık ve iyi oluşla güçlü biçimde bağlantılı olduğunu gösteriyor.
Ama Anadolu bunu yıllardır daha kısa söylüyordu:
İnsan insana lazım.
Belki bilim bugün ölçüyor.
Bizim nineler biliyordu.
Doğumda insan lazım.
Düğünde insan lazım.
Hastalıkta insan lazım.
Cenazede insan lazım.
Sevinirken anlatacak insan lazım.
Üzülürken susacak insan lazım.
Bazen hiçbir şey yapmadan yanında oturacak insan lazım.
Biz bunu unutuyoruz.
Çünkü modern dünya bize kendi kendimize yetebileceğimiz fikrini satıyor.
Yetemeyiz.
Ve bunda utanılacak hiçbir şey yok.
İnsan zaten tek başına tamamlanmak için yaratılmış bir makine değildir.
SONRA BİR GÜN TELEFON SESSİZE ALINACAK
Bir gün hepimizin telefonu sessize alınacak.
Son görülmemiz eskiyecek.
Profil fotoğrafımız kalacak belki.
Eski mesajlarımız duracak.
Birileri WhatsApp konuşmalarımızı açacak.
Ses kayıtlarımızı dinleyecek.
Fotoğraflara bakacak.
Ve dünya dönmeye devam edecek.
İşte insan bunu hatırladığında birçok şey küçülüyor.
Kimin daha iyi arabası olduğu.
Kimin daha çok takipçisi olduğu.
Kimin paylaşımına kaç beğeni geldiği.
Kimin haklı çıktığı.
Kimin son sözü söylediği.
Bunların çoğu küçülüyor.
Geriye başka sorular kalıyor:
Kimin yanında durduk?
Kimin yükünü hafiflettik?
Kimi gerçekten dinledik?
Kaç kere “nasılsın?” deyip cevabını gerçekten merak ettik?
Annemizin sesini kaç kere duyduk?
Babamız yaşlanırken yanında kaç akşam oturduk?
Çocuğumuz bize bir şey anlatırken kaç kere telefonumuzu bıraktık?
Dostlarımızla kaç sofraya oturduk?
KALABALIKLAŞTIKÇA YALNIZLAŞTIK
Dünya küçüldü.
Şehirler büyüdü.
Binalar yükseldi.
İnternet hızlandı.
Telefonlar akıllandı.
Arabalar elektriklendi.
Yapay zekâ bizimle konuşmaya başladı.
Binlerce kilometre uzaktaki insanın yüzünü saniyeler içinde görebiliyoruz.
Fakat bütün bunların ortasında insanın kadim bir ihtiyacı değişmedi:
Bir başka insan.
Belki geleceğin en büyük lüksü daha büyük evler olmayacak.
Gerçek bir dost olacak.
Belki geleceğin en pahalı şeyi otomobil değil, vakit olacak.
Belki en zengin insan banka hesabında en fazla parası olan değil, kapısını çekinmeden çalabileceği insanların olduğu insan olacak.
Biz kalabalıklaştık.
Ama yakınlaşamadık.
Bağlantılarımız çoğaldı.
Bağlarımız azaldı.
Takipçilerimiz çoğaldı.
Dostlarımız azaldı.
Konuşmalarımız çoğaldı.
Sohbetimiz azaldı.
Fotoğraflarımız çoğaldı.
Hatıralarımız azaldı.
Evlerimiz büyüdü.
Sofralarımız küçüldü.
Ve belki en kötüsü:
Herkese ulaşabilir hâle geldik, fakat birbirimize yetişemez olduk.
O yüzden bugün büyük bir şey yapmaya gerek yok.
Dünyayı kurtarmayın.
Telefonu bir kenara bırakın.
Çayı koyun.
Uzun zamandır görmediğiniz bir dostunuzu arayın.
Annenizin yanına oturun.
Babanıza aynı hikâyeyi bir daha anlattırın.
Çocuğunuzun saçma bulduğunuz hikâyesini sonuna kadar dinleyin.
Komşuya selam verin.
Birinin kapısını çalın.
Çünkü belki insanlığın bütün bu teknolojik gürültünün ortasında ihtiyacı olan devrim sandığımızdan daha küçüktür:
Bir insanın başka bir insanın karşısına oturup gerçekten orada olması.
Eskiden kapılarımızın zili vardı.
Şimdi bildirim seslerimiz var.
Belki mesele yeniden kapıyı çalmaktır.
Çünkü ekranlar bizi birbirimize bağladı.
Ama bir insanın gözlerinin içine bakmanın henüz uygulaması yapılmadı.
Ve yapılmasın da.
Bazı şeyler eski kalsın.
İnsan gibi.
Kaynaklar ve Notlar
Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Commission on Social Connection, 2025: Küresel ölçekte yaklaşık her altı kişiden birinin yalnızlık yaşadığına ve sosyal bağlantının sağlıkla ilişkisine dair veriler.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), İstatistiklerle Aile 2025: Türkiye’de tek kişilik hanelerin oranının 2014’te %13,9’dan 2025’te %20,5’e yükselmesi; aile yapısındaki değişimler ve tek yaşayan yaşlılara ilişkin veriler.
Our World in Data, Loneliness and Social Connections: Yalnız yaşamak, sosyal izolasyon ve öznel yalnızlık arasındaki ayrım ile sosyal ilişkilerin iyi oluşla bağlantısına ilişkin araştırma derlemesi.
Harvard Study of Adult Development / Robert Waldinger: Uzun dönemli yetişkin gelişimi araştırmasında güçlü ilişkilerin sağlık ve iyi yaşam açısından önemine ilişkin değerlendirmeler.
U.S. Surgeon General / HHS, Social Connection Advisory: Sosyal bağlantı, sosyal izolasyon ve sağlık arasındaki ilişkiye dair halk sağlığı değerlendirmesi.
Wang, Aledavood & Kulshrestha (2025): Dijital kullanım izleri üzerinden sosyal medya kullanımı ile yalnızlık arasındaki ilişkileri inceleyen çalışma.
Not: Makalede istatistiksel bulgular ile yazarın edebî/sosyolojik yorumları birbirinden ayrılmaya çalışılmıştır. Tek başına yaşamak ile öznel yalnızlık aynı kavram değildir ve tek kişilik hanelerdeki artış, tek başına toplumun daha yalnız hâle geldiğinin kanıtı olarak yorumlanmamalıdır.
Abdurrahman Türkoğlu
8 Ağustos 2026
KALABALIĞIN ORTASINDA BİR KİŞİ EKSİĞİZ
Şehir büyüdü,
insan küçüldü.
Pencereler çoğaldı gecede,
ışık çoğaldı,
ev çoğaldı,
ses çoğaldı.
Bir tek
birbirimizin yüzü eksildi.
Ben seni bir ekranın ardından gördüm,
sen beni çevrimiçi sandın.
Oysa ben
çoktan içimden çıkmıştım.
Bir bildirim düştü geceye,
kalbim çalmadı.
Telefon çaldı,
kimse gelmedi.
Kapım vardı hâlâ,
ama kapımı bilen insan azdı.
Bir zamanlar
çay soğurdu sohbet uzadıkça.
Şimdi sohbet soğuyor
çay daha sıcakken.
Masada dört kişiyiz,
dört ayrı yalnızlık.
Babam susuyor,
annem uzaklara bakıyor,
çocuk ekrana gömülmüş,
ben kendime yetişemiyorum.
Allah'ım,
biz ne ara bu kadar çoğaldık da
birbirimize yetemez olduk?
Ne ara
bir selam ağır geldi dilimize?
Ne ara
komşunun kapısı
yabancı bir ülkenin sınırı oldu?
Bir apartmanda yüz kişi yaşıyor,
kimse kimsenin ölümünü bilmiyor.
Ama dünyanın öbür ucundaki
bir yabancının kahvesine
kaç şeker attığını biliyoruz.
Bize ne oldu?
Hangi çağ geçti içimizden de
bu kadar metal kokuyor kalbimiz?
Hangi medeniyet
insanı insandan kurtarmayı
ilerleme sandı?
Ben bazen
Mevlâna'nın kubbesine bakıyorum.
Sekiz asır öteden
bir ses geliyor:
Gel.
Bizse sekiz metre ötedeki dosta
mesaj atıyoruz:
“Bir ara görüşürüz.”
O “bir ara”
hiçbir takvimde yok.
Belki cehennem
ateşten önce budur:
Arayabileceğin yüzlerce insan varken
kimi arayacağını bilememek.
Belki kıyamet
göğün yarılması değil,
aynı sofrada oturan insanların
birbirinin gözlerine bakmayı unutmasıdır.
Ey gece,
sen bari dokun omzuma.
Çünkü insanın eli
çok meşgul artık.
Kaydırıyor.
Geçiyor.
Beğeniyor.
Unutuyor.
Bir yüz geliyor ekrana,
bir yüz gidiyor.
Biz de gidiyoruz aslında.
Parmaklarımız aşağı doğru indikçe
ömrümüz yukarı çıkıyor.
Bir fotoğraf daha.
Bir video daha.
Bir haber daha.
Sonra bir bakmışsın
annen yaşlanmış.
Babanın sesi incelmiş.
Çocuğun büyümüş.
Dostun başka şehre gitmiş.
Sen hâlâ
ekrandaki hayatları seyrediyorsun.
Kendi hayatının
son otobüsünü kaçırmışsın.
Ben insanların arasından geçiyorum.
Omuz omuzayız.
Kalp kalbe değil.
Sokak kalabalık.
İçim tenha.
Bir çocuk gülüyor uzakta.
Bir ihtiyar
bankta tek başına oturuyor.
Belki bütün dünyanın özeti
o banktır:
Yanında boş bir yer vardır
ama kimse oturmaz.
Ey insan,
sen gerçekten özgür müsün?
Yoksa yalnızlığına
özgürlük mü diyorsun?
“Kimseye ihtiyacım yok” diyorsun.
Yalan.
Bir gün hastalanınca
bir bardak suya bile
başkasının eli lazım.
Bir gün öldüğünde
omuz lazım.
İnsan
kendi tabutunu bile taşıyamazken
nasıl kendine yeter?
Biz büyük evler yaptık.
Sofraları küçülttük.
Arabalarımız hızlandı.
Ziyaretlerimiz azaldı.
Telefonlarımız akıllandı.
Konuşmalarımız aptallaştı.
Dünyaya bağlandık.
Birbirimizden koptuk.
Bir gün
bu ekran kararacak.
Son görülmemiz
çok eski bir tarihte kalacak.
Biri eski mesajlarımızı açacak.
Sesimizi dinleyecek.
Fotoğrafımıza bakacak.
Ve diyecek ki:
“Keşke biraz daha otursaydık.”
İşte hayatın en ağır cümlesi budur:
Keşke biraz daha otursaydık.
Ne servet ister,
ne makam,
ne alkış.
Bir sandalye.
İki bardak çay.
Bir insan.
Bir insan daha.
Ve acele etmeyen bir akşam.
Belki kurtuluş budur.
Dünyayı değil,
masayı küçültmek.
Telefonu değil,
mesafeyi kapatmak.
Bir kapıyı çalmak.
Bir sese:
“Anlat.”
demek.
Bir annenin yanına oturmak.
Bir babanın aynı hikâyesini
altıncı defa dinlemek.
Bir dosta sebepsizce:
“Neredesin?”
diye sormak.
Çünkü bazı insanlar
öldükten sonra mezarlığa gitmektense,
yaşarken kapılarına gitmek
daha büyük duadır.
Şehir büyüyor.
Gece büyüyor.
Ekran büyüyor.
Yalnızlık büyüyor.
Ve insan küçücük bir ışık gibi
kendi içine çekiliyor.
Ben yine de inanıyorum:
Bir gün
birimiz telefonu bırakacak.
Ötekinin gözlerine bakacak.
Ve dünya
o küçücük masada
yeniden başlayacak.
Belki cennet
çok uzak değildir.
Belki cennet,
birinin seni gerçekten dinlediği
bir odadır.
Ve belki insanın insana söylediği
en eski dua hâlâ şudur:
Gitme.
Biraz daha otur.

در میانِ جمع، یک نفر کم است
Dar miyân-e jam', yek nafar kam ast
Kalabalığın Ortasında Bir Kişi Eksiğiz
شهر بزرگ شد،
Shahr bozorg shod,
Şehir büyüdü,
انسان کوچک شد.
ensân kuchek shod.
insan küçüldü.
پنجرهها در شب بیشتر شدند،
Panjere-hâ dar shab bishtar shodand,
Pencereler çoğaldı gecede,
نور بیشتر شد،
nur bishtar shod,
ışık çoğaldı,
خانه بیشتر شد،
khâne bishtar shod,
ev çoğaldı,
صدا بیشتر شد.
sedâ bishtar shod.
ses çoğaldı.
فقط
Faghat
Bir tek
چهرهی یکدیگر را گم کردیم.
chehre-ye yekdigar râ gom kardim.
birbirimizin yüzünü kaybettik.
من تو را از پشتِ یک صفحه دیدم،
Man to râ az posht-e yek safhe didam,
Ben seni bir ekranın ardından gördüm,
تو خیال کردی من آنلاینم.
to khiyâl kardi man ânlâyenam.
sen beni çevrimiçi sandın.
اما من
Ammâ man
Oysa ben
خیلی وقت بود که از درونِ خودم رفته بودم.
kheyli vaght bud ke az darun-e khodam rafte budam.
çoktan içimden çıkmıştım.
یک اعلان در دلِ شب افتاد،
Yek e'lân dar del-e shab oftâd,
Bir bildirim düştü geceye,
قلبم به صدا درنیامد.
ghalbam be sedâ dar nayâmad.
kalbim çalmadı.
تلفن زنگ زد،
Telefon zang zad,
Telefon çaldı,
هیچکس نیامد.
hich-kas nayâmad.
kimse gelmedi.
هنوز دری داشتم،
Hanuz dari dâshtam,
Kapım vardı hâlâ,
اما آدمهایی که درِ مرا میشناختند کم بودند.
ammâ âdam-hâyi ke dar-e marâ mishenâkhtand kam budand.
ama kapımı bilen insan azdı.
زمانی
Zamâni
Bir zamanlar
چای سرد میشد، وقتی گفتوگو طول میکشید.
chây sard mishod, vaghti goft-o-gu tul mikeshid.
çay soğurdu sohbet uzadıkça.
حالا گفتوگو سرد میشود،
Hâlâ goft-o-gu sard mishavad,
Şimdi sohbet soğuyor,
وقتی چای هنوز گرم است.
vaghti chây hanuz garm ast.
çay daha sıcakken.
چهار نفریم دورِ میز،
Chahâr nafarim dowr-e miz,
Masada dört kişiyiz,
چهار تنهاییِ جدا.
chahâr tanhâyi-ye jodâ.
dört ayrı yalnızlık.
پدرم ساکت است،
Pedaram sâket ast,
Babam susuyor,
مادرم به دوردست نگاه میکند،
mâdaram be durdast negâh mikonad,
annem uzaklara bakıyor,
کودک در صفحه غرق شده،
kudak dar safhe ghargh shode,
çocuk ekrana gömülmüş,
و من به خودم نمیرسم.
va man be khodam nemiresam.
ben kendime yetişemiyorum.
خدایا،
Khodâyâ,
Allah'ım,
ما از کِی اینهمه زیاد شدیم
mâ az key in-hame ziyâd shodim
biz ne ara bu kadar çoğaldık da
که دیگر برای هم کافی نیستیم؟
ke digar barâye ham kâfi nistim?
birbirimize yetemez olduk?
از کِی
Az key
Ne ara
یک سلام بر زبانمان سنگین شد؟
yek salâm bar zabânemân sangin shod?
bir selam ağır geldi dilimize?
از کِی
Az key
Ne ara
درِ همسایه
dar-e hamsâye
komşunun kapısı
مرزِ یک کشورِ بیگانه شد؟
marz-e yek keshvar-e bigâne shod?
yabancı bir ülkenin sınırı oldu?
در یک آپارتمان صد نفر زندگی میکنند،
Dar yek âpârtemân sad nafar zendegi mikonand,
Bir apartmanda yüz kişi yaşıyor,
هیچکس از مرگِ دیگری خبر ندارد.
hich-kas az marg-e digari khabar nadârad.
kimse kimsenin ölümünü bilmiyor.
اما میدانیم
Ammâ midânim
Ama biliyoruz
غریبهای در آن سوی دنیا
gharibe-i dar ân su-ye donyâ
dünyanın öbür ucundaki bir yabancının
در قهوهاش چند حبه قند میاندازد.
dar ghahve-ash chand habbe ghand miandâzad.
kahvesine kaç şeker attığını.
چه بر سرِ ما آمده؟
Che bar sar-e mâ âmадe?
Bize ne oldu?
کدام عصر از درونِ ما گذشت
Kodâm asr az darun-e mâ gozasht
Hangi çağ geçti içimizden de
که قلبمان اینهمه بوی فلز میدهد؟
ke ghalbemân in-hame bu-ye felez midahad?
bu kadar metal kokuyor kalbimiz?
کدام تمدن
Kodâm tamaddon
Hangi medeniyet
نجات دادنِ انسان از انسان را
nejât dâdan-e ensân az ensân râ
insanı insandan kurtarmayı
پیشرفت نامید؟
pishraft nâmid?
ilerleme sandı?
من گاهی
Man gâhi
Ben bazen
به گنبدِ مولانا نگاه میکنم.
be gonbad-e Mowlânâ negâh mikonam.
Mevlâna'nın kubbesine bakıyorum.
از هشت قرن آنسوتر
Az hasht gharn ân-sutar
Sekiz asır öteden
صدایی میآید:
sedâyi miâyad:
bir ses geliyor:
بیا.
Biyâ.
Gel.
و ما به دوستی که هشت متر آنطرفتر است
Va mâ be dusti ke hasht metr ân-taraf-tar ast
Bizse sekiz metre ötedeki dosta
پیام میدهیم:
payâm midahim:
mesaj atıyoruz:
«یک وقتی همدیگر را میبینیم.»
Yek vaghti hamdigar râ mibinim.
“Bir ara görüşürüz.”
و آن «یک وقتی»
Va ân “yek vaghti”
O “bir ara”
در هیچ تقویمی نیست.
dar hich taghvimi nist.
hiçbir takvimde yok.
شاید جهنم
Shâyad jahannam
Belki cehennem
پیش از آتش، همین باشد:
pish az âtash, hamin bâshad:
ateşten önce budur:
صدها نفر باشند که بتوانی به آنها زنگ بزنی،
sadhâ nafar bâshand ke betavâni be ânhâ zang bezani,
Arayabileceğin yüzlerce insan varken
اما ندانی به چه کسی زنگ بزنی.
ammâ nadâni be che kasi zang bezani.
kimi arayacağını bilememek.
شاید قیامت
Shâyad ghiyâmat
Belki kıyamet
شکافته شدنِ آسمان نباشد،
shekâfte shodan-e âsemân nabâshad,
göğün yarılması değil,
بلکه فراموش کردنِ نگاه کردن به چشمهای یکدیگر باشد،
balke farâmush kardan-e negâh kardan be cheshm-hâ-ye yekdigar bâshad,
aynı sofrada oturan insanların birbirinin gözlerine bakmayı unutmasıdır,
وقتی دورِ یک سفره نشستهایم.
vaghti dowr-e yek sofre neshaste-im.
aynı sofrada otururken.
ای شب،
Ey shab,
Ey gece,
تو لااقل دست بر شانهام بگذار.
to lâ'aghal dast bar shâne-am bogzâr.
sen bari dokun omzuma.
چون دستِ انسان
Chon dast-e ensân
Çünkü insanın eli
دیگر خیلی مشغول است.
digar kheyli mashghul ast.
çok meşgul artık.
میکشد.
Mikeshad.
Kaydırıyor.
میگذرد.
Migzarad.
Geçiyor.
میپسندد.
Mipasandad.
Beğeniyor.
فراموش میکند.
Farâmush mikonad.
Unutuyor.
یک چهره روی صفحه میآید،
Yek chehre ru-ye safhe miâyad,
Bir yüz geliyor ekrana,
یک چهره میرود.
yek chehre miravad.
bir yüz gidiyor.
در حقیقت
Dar haghighat
Aslında
ما هم داریم میرویم.
mâ ham dârim miravim.
biz de gidiyoruz.
هرچه انگشتهایمان پایینتر میروند،
Harche angosht-hâyemân pâ'in-tar miravand,
Parmaklarımız aşağı doğru indikçe,
عمرمان بالاتر میرود.
omremân bâlâtar miravad.
ömrümüz yukarı çıkıyor.
یک عکسِ دیگر.
Yek aks-e digar.
Bir fotoğraf daha.
یک ویدیوی دیگر.
Yek video-ye digar.
Bir video daha.
یک خبرِ دیگر.
Yek khabar-e digar.
Bir haber daha.
بعد ناگهان میبینی
Ba'd nâgahân mibini
Sonra bir bakmışsın
مادرت پیر شده.
mâдарat pir shode.
annen yaşlanmış.
صدای پدرت نازک شده.
Sedâ-ye pedarat nâzok shode.
Babanın sesi incelmiş.
فرزندت بزرگ شده.
Farzandat bozorg shode.
Çocuğun büyümüş.
دوستت به شهری دیگر رفته.
Dustat be shahri digar rafte.
Dostun başka şehre gitmiş.
و تو هنوز
Va to hanuz
Sen hâlâ
زندگیهای روی صفحه را تماشا میکنی.
zendegi-hâ-ye ru-ye safhe râ tamâshâ mikoni.
ekrandaki hayatları seyrediyorsun.
آخرین اتوبوسِ زندگیِ خودت را
Âkharin otobus-e zendegi-ye khodat râ
Kendi hayatının son otobüsünü
از دست دادهای.
az dast dâde-i.
kaçırmışsın.
من از میانِ مردم میگذرم.
Man az miyân-e mardom migzaram.
Ben insanların arasından geçiyorum.
شانه به شانهایم.
Shâne be shâne-im.
Omuz omuzayız.
اما دل به دل نیستیم.
Ammâ del be del nistim.
Kalp kalbe değil.
خیابان شلوغ است.
Khiyâbân sholugh ast.
Sokak kalabalık.
درونم خلوت است.
Darunam khalvat ast.
İçim tenha.
کودکی دوردست میخندد.
Kudaki durdast mikhandad.
Bir çocuk gülüyor uzakta.
پیرمردی
Pirmardi
Bir ihtiyar
تنها روی نیمکت نشسته است.
tanhâ ru-ye nimkat neshaste ast.
bankta tek başına oturuyor.
شاید خلاصهی تمامِ دنیا
Shâyad kholâse-ye tamâm-e donyâ
Belki bütün dünyanın özeti
همان نیمکت باشد:
hamân nimkat bâshad:
o banktır:
کنارش جایی خالی هست،
Kenâresh jâyi khâli hast,
Yanında boş bir yer vardır,
اما هیچکس نمینشیند.
ammâ hich-kas nemineshinad.
ama kimse oturmaz.
ای انسان،
Ey ensân,
Ey insan,
آیا واقعاً آزادی؟
Âyâ vâghean âzâdi?
sen gerçekten özgür müsün?
یا تنهاییات را
Yâ tanhâyi-at râ
Yoksa yalnızlığına
آزادی مینامی؟
âzâdi minâmi?
özgürlük mü diyorsun?
میگویی:
Miguyi:
Diyorsun:
«به هیچکس نیاز ندارم.»
Be hich-kas niyâz nadâram.
“Kimseye ihtiyacım yok.”
دروغ است.
Dorugh ast.
Yalan.
روزی که بیمار شوی،
Ruzi ke bimâr shavi,
Bir gün hastalanınca,
حتی برای یک لیوان آب
hattâ barâye yek livân âb
bir bardak suya bile
به دستِ دیگری نیاز داری.
be dast-e digari niyâz dâri.
başkasının eli lazım.
روزی که بمیری،
Ruzi ke bemiri,
Bir gün öldüğünde,
به شانهای نیاز داری.
be shâne-i niyâz dâri.
omuz lazım.
انسانی که
Ensâni ke
İnsan
حتی تابوتِ خودش را نمیتواند حمل کند،
hattâ tâbut-e khodash râ nemitavânad haml konad,
kendi tabutunu bile taşıyamazken,
چگونه میتواند برای خودش کافی باشد؟
chegune mitavânad barâye khodash kâfi bâshad?
nasıl kendine yeter?
خانههای بزرگ ساختیم.
Khâne-hâ-ye bozorg sâkhtim.
Biz büyük evler yaptık.
سفرهها را کوچک کردیم.
Sofre-hâ râ kuchek kardim.
Sofraları küçülttük.
ماشینهایمان سریعتر شدند.
Mâshin-hâyemân sari'-tar shodand.
Arabalarımız hızlandı.
دیدارهایمان کمتر شدند.
Didâr-hâyemân kamtar shodand.
Ziyaretlerimiz azaldı.
تلفنهایمان هوشمند شدند.
Telefon-hâyemân hushmand shodand.
Telefonlarımız akıllandı.
گفتوگوهایمان احمقانهتر شدند.
Goft-o-guhâyemân ahmaghâne-tar shodand.
Konuşmalarımız aptallaştı.
به دنیا وصل شدیم.
Be donyâ vasl shodim.
Dünyaya bağlandık.
از یکدیگر جدا شدیم.
Az yekdigar jodâ shodim.
Birbirimizden koptuk.
روزی
Ruzi
Bir gün
این صفحه خاموش خواهد شد.
in safhe khâmush khâhad shod.
bu ekran kararacak.
آخرین بازدیدمان
Âkharin bâzdidamân
Son görülmemiz
در تاریخی بسیار دور خواهد ماند.
dar târikhi besyâr dur khâhad ماند.
çok eski bir tarihte kalacak.
کسی پیامهای قدیمیمان را باز خواهد کرد.
Kasi payâm-hâ-ye ghadimi-mân râ bâz khâhad kard.
Biri eski mesajlarımızı açacak.
صدایمان را گوش خواهد داد.
Sedâyemân râ gush khâhad dâd.
Sesimizi dinleyecek.
به عکسمان نگاه خواهد کرد.
Be aksemân negâh khâhad kard.
Fotoğrafımıza bakacak.
و خواهد گفت:
Va khâhad goft:
Ve diyecek ki:
«کاش کمی بیشتر مینشستیم.»
Kâsh kami bishtar mineshashtim.
“Keşke biraz daha otursaydık.”
و این
Va in
İşte bu
سنگینترین جملهی زندگی است:
sangin-tarin jomle-ye zendegi ast:
hayatın en ağır cümlesidir:
کاش کمی بیشتر مینشستیم.
Kâsh kami bishtar mineshashtim.
Keşke biraz daha otursaydık.
نه ثروت میخواهد،
Na servat mikhâhad,
Ne servet ister,
نه مقام،
na maghâm,
ne makam,
نه تشویق.
na tashvigh.
ne alkış.
یک صندلی.
Yek sandali.
Bir sandalye.
دو استکان چای.
Do estekân chây.
İki bardak çay.
یک انسان.
Yek ensân.
Bir insan.
یک انسانِ دیگر.
Yek ensân-e digar.
Bir insan daha.
و غروبی که عجله ندارد.
Va ghurubi ke ajale nadârad.
Ve acele etmeyen bir akşam.
شاید نجات همین باشد.
Shâyad nejât hamin bâshad.
Belki kurtuluş budur.
نه کوچک کردنِ دنیا،
Na kuchek kardan-e donyâ,
Dünyayı değil,
بلکه کوچک کردنِ میز.
balke kuchek kardan-e miz.
masayı küçültmek.
نه خاموش کردنِ تلفن،
Na khâmush kardan-e telefon,
Telefonu değil,
بلکه کم کردنِ فاصله.
balke kam kardan-e fâsele.
mesafeyi kapatmak.
دری را زدن.
Dari râ zadan.
Bir kapıyı çalmak.
به صدایی گفتن:
Be sedâyi goftan:
Bir sese:
«بگو.»
Begu.
“Anlat.”
کنارِ مادری نشستن.
Kenâr-e mâdari neshastan.
Bir annenin yanına oturmak.
داستانِ تکراریِ پدری را
Dâstân-e tekrâri-ye pedari râ
Bir babanın aynı hikâyesini
برای ششمین بار گوش دادن.
barâye sheshomin bâr gush dâdan.
altıncı defa dinlemek.
بیهیچ دلیلی از دوستی پرسیدن:
Bi-hich dalili az dusti porsidan:
Bir dosta sebepsizce sormak:
«کجایی؟»
Kojâyi?
“Neredesin?”
چون برای بعضی آدمها،
Chon barâye ba'zi âdam-hâ,
Çünkü bazı insanlar için,
بهجای رفتن بر سرِ مزارشان پس از مرگ،
be-jâ-ye raftan bar sar-e mazâreshân pas az marg,
öldükten sonra mezarlarına gitmektense,
رفتن به درِ خانهشان
raftan be dar-e khâne-shân
yaşarken kapılarına gitmek
وقتی هنوز زندهاند،
vaghti hanuz zende-and,
onlar hâlâ yaşarken,
دعای بزرگتری است.
do'â-ye bozorg-tari ast.
daha büyük duadır.
شهر بزرگ میشود.
Shahr bozorg mishavad.
Şehir büyüyor.
شب بزرگ میشود.
Shab bozorg mishavad.
Gece büyüyor.
صفحه بزرگ میشود.
Safhe bozorg mishavad.
Ekran büyüyor.
تنهایی بزرگ میشود.
Tanhâyi bozorg mishavad.
Yalnızlık büyüyor.
و انسان
Va ensân
Ve insan
مثل نوری کوچک
mesl-e nuri kuchek
küçücük bir ışık gibi
در خودش فرو میرود.
dar khodash foru miravad.
kendi içine çekiliyor.
اما من هنوز باور دارم:
Ammâ man hanuz bâvar dâram:
Ben yine de inanıyorum:
روزی
Ruzi
Bir gün
یکی از ما تلفن را کنار خواهد گذاشت.
Yeki az mâ telefon râ kenâr khâhad gozâsht.
birimiz telefonu bırakacak.
به چشمهای دیگری نگاه خواهد کرد.
Be cheshm-hâ-ye digari negâh khâhad kard.
Ötekinin gözlerine bakacak.
و دنیا
Va donyâ
Ve dünya
بر سرِ همان میزِ کوچک
bar sar-e hamân miz-e kuchek
o küçücük masada
دوباره آغاز خواهد شد.
dobâre âghâz khâhad shod.
yeniden başlayacak.
شاید بهشت
Shâyad behesht
Belki cennet
خیلی دور نباشد.
kheyli dur nabâshad.
çok uzak değildir.
شاید بهشت،
Shâyad behesht,
Belki cennet,
اتاقی باشد
otâghi bâshad
bir odadır
که در آن
ke dar ân
ki orada
کسی واقعاً به تو گوش میدهد.
kasi vâghean be to gush midahad.
birisi seni gerçekten dinler.
و شاید
Va shâyad
Ve belki
قدیمیترین دعایی که انسانی
ghadimi-tarin do'âyi ke ensâni
insanın insana söylediği
به انسانی دیگر میگوید،
be ensâni digar miguyad,
en eski dua
هنوز همین باشد:
hanuz hamin bâshad:
hâlâ şudur:
نرو.
Naro.
Gitme.
کمی بیشتر بنشین.
Kami bishtar beneshin.
Biraz daha otur.

