43.06
  
50.17
  
0.00
  
101.18

Kalbin Gölgesi - Hikaye

KALBİN GÖLGESİ

 

Köy, ilkbaharın bereketiyle uyanmıştı. Güneş, tepelerin ardından nazlı bir gelin gibi süzülürken, buğday tarlalarının arasından yükselen kuş cıvıltıları insanın içini titretirdi. Dere kenarındaki söğüt ağacının altındaki eski ahşap banka oturmuş Ali, düşüncelerini suyun akışına bırakmıştı. Bir elinde eskimiş deri ciltli bir kitap, diğerinde annesinin yıllar önce ördüğü mavi bir atkı vardı.

 

Ali, kasabanın marangozuydu. Çıraklıkla başlayıp yıllar süren bu mesleği, ona sadece geçim değil, bir hayat felsefesi de sunmuştu. Her tahta parçasında başka bir hikâye görür, her budakta başka bir sır saklı olduğuna inanırdı. Ama bu sabah, marangoz atölyesindeki talaş kokusundan ziyade kalbindeki garip bir ağırlık onu buraya, dere kenarına çekmişti.

 

Bu ağırlık, bir rüyadan kalmaydı belki. Gece boyu kendini tuhaf bir mekânda görmüştü; toprak zeminli, loş ışıklı bir oda. Köşede kararmış bir lamba, yerde eski bir halı, duvarlarda eski zamanlarda yazıldığı belli olan şiirler asılıydı. Odada bir de masanın başında duran yaşlı bir adam vardı. Adam, ince ve titrek bir sesle sürekli bir şeyler anlatıyordu. Fakat Ali, ne söyleneni duyabiliyor ne de yüzünü tam olarak seçebiliyordu.

 

Rüyadan uyandığında, bir şeylerin değişeceğini hissetmişti. Ama ne?

 

Kasabanın Yabancısı

 

Dere kenarındaki bu dinginliği, bir yabancının varlığıyla bozuldu. Siyah bir pardösü giymiş, elinde eski bir bavul taşıyan orta yaşlı bir adam, yavaş adımlarla Ali’ye doğru yürüyordu. Yabancı, tam Ali’nin karşısına gelince durdu ve sanki yıllardır tanıyormuş gibi selam verdi.

 

“Epeydir sizi izliyorum,” dedi adam, yorgun ama samimi bir sesle.

 

Ali, başını kitaptan kaldırıp adamın yüzüne baktı. İnce, uzun yüzlü, hafif sakallıydı. Gözleri, içinde hem derin bir hüzün hem de tuhaf bir bilgelik taşıyordu.

 

“Burada genelde kimseyle karşılaşmam,” dedi Ali, biraz şaşkın.

 

“Bazen sessizlik, soruların cevabıdır. Ama cevabı bulmak için önce doğru soruyu sormak gerekir,” dedi adam.

 

Bu sözler, Ali’nin içindeki o tanıdık ağırlığı yeniden hissettirdi. “Siz kimsiniz?” diye sordu.

 

Adam, dudaklarının kenarında hafif bir tebessümle cevap verdi:

“Bir zamanlar senin gibi bu köyün bir marangozuydum.”

 

Geçmişin Gölgesi

 

Ali, bu sözleri duyunca yabancının hikâyesine olan merakı katlanarak arttı. Adam, eski ahşap bankın öteki ucuna oturdu. Adının İbrahim olduğunu söyledi. Köyde marangozluk yaparken, gençliğinde bir aşkın pençesine düştüğünü anlattı. Ama o aşk, insana özgü bir aşktan daha derindi. “Ruhumu tahta gibi işlediler,” dedi.

 

İbrahim, kendi hayatından anlattıkça Ali’nin kendi ruhundaki düğümler çözülüyor gibiydi. İbrahim’in anlattığı aşk, bir insana değil, Yaradan’a duyulan derin bir muhabbetti. Ama bu muhabbetin peşinde kaybolduğu şehirlerde yalnızlık, pişmanlık ve yeniden buluşma hikâyeleri de vardı.

 

“Biz marangozlar,” dedi İbrahim, “tahtaya şekil verirken aslında kendimize de şekil veririz. Ama bazen bir budak, bütün işimizi bozar. Hayat da böyledir; o budağı görmezden gelmeye çalışırsan kırılırsın.”

 

Hikâyenin Sonu

 

Gün batımına doğru İbrahim vedalaşmak üzere kalktı. Ali, bu adamın yalnızca bir yabancı değil, kaderin ona gönderdiği bir işaret olduğuna emindi.

 

“Yarın yine gelir misiniz?” diye sordu Ali, sanki o gitmek üzere olan sadece İbrahim değil, içindeki huzursuzluktu.

 

“Belki,” dedi İbrahim, “ama unutma; aradığın her şey, seni bu dere kenarında bekliyor olabilir. Yeter ki bakmayı bil.”

 

Ali, İbrahim’in arkasından uzun süre baktı. O gittikten sonra elindeki kitabı yeniden açtı. Ama artık kelimeler daha anlamlı, hikâyeler daha derindi. Çünkü şimdi o da biliyordu: Hayatta her insan bir marangozdu ve her ruh, bir ustanın ellerinde şekil bulurdu.

 

 

---

 

Bu hikâye, Necip Fazıl’ın derin düşünce dünyasıyla Mustafa Kutlu’nun sade ve pastoral üslubunun bir karışımı olarak kaleme alınmıştır.

 

Bu yazıya tepkini ver!

Benzer Bloglar