43.06
  
50.17
  
0.00
  
101.18

Kararmış Zambaklar Ülkesi

KARARMIŞ ZAMBAKLAR ÜLKESİ

Bir ülke düşünün…

Dualarla kurulan, algoritmalarla unutturulan.

Betonların arasında sıkışmış vicdanlar, reklamların gölgesinde kaybolan çocuklar...

Adaletin sadece tabelada kaldığı, merhametin ise algoritmaya kurban edildiği bir çağda; hâlâ insan kalabilenlerin hikâyesi...

Kararmış Zambaklar Ülkesi, bozkırın ortasında filizlenen bir umut çiçeğinin, kirlenmiş zihinlere ve paslanmış kalplere karşı verdiği sessiz direnişi anlatıyor.

 

ROMAN ADI:

Kararmış Zambaklar Ülkesi

 

GİRİŞ: “Bozkırda Açmayan Çiçekler”

 

Bir zamanlar bu topraklarda sabah ezanıyla uyanan, yatsıyla huzura kavuşan insanlar yaşardı. Şimdi ise sabah ekran ışığıyla uyanıyor, gece uyuyamıyorlardı. Dualar yerini algoritmalara, gözyaşları emojiye bırakmıştı. Herkes bir şey olma peşindeydi ama kimse insan kalma derdinde değildi. Güler yüzlüydü ekranlar, ama soğuktu sokaklar.

 

Konya’da, bir apartman boşluğunda, molozlar arasında biten tek bir zambak vardı. Bir çocuk onu görünce annesine koştu:

 

— Anne, çiçek betonun içinden çıkmış!

 

Kadın başını kaldırmadan cevap verdi:

 

— Telefonun çekiyor mu orada, bir bak hele.

 

İ

---

 

Devlet dairelerinde umut bekleyen adamların sabrı, asansörün geç gelmesine benzedi. Hep gelecek sandılar, ama o asansör ya bozuktu, ya da yalnızca yukarıdakiler içindi. Adalet terazisi vardı belki hâlâ mahkeme duvarında, ama kefeleri çoktan satılmıştı hurdacılara. Hak arayanın sesi ya duyulmadı, ya da “şov yapıyor” denilerek susturuldu.

 

Köyler boşaldı, şehirler doldu. Ama şehirler doldukça, ruhlar boşaldı. Herkesin bir arabası oldu, ama kimsenin selam verecek komşusu kalmadı.

 

 

---

 

Biz bu ülkeyi sevmiştik. Ama bu ülke önce ekranlara, sonra reklamlara, sonra da ranta satıldı. Bir zamanlar “komşusu açken tok yatan bizden değildir” diyorduk. Şimdi herkes influencer olmanın, bir şey satmanın, birilerine benzemeye çalışmanın peşinde. Ama kimse kendisi değil.

 

Bir köy imamı vardı, ismi Hakkı Hoca. Her cuma hutbeye çıkmadan önce cübbesini çıkarır, şalvarını giyer, çarıkla kürsüye otururdu. Derdi ki:

 

— Ben size vaaz etmeye değil, halinizi anlamaya geldim.

 

Sonra onu merkeze aldılar. Artık o da takım elbise giyiyor, hutbelerde motivasyon konuşması yapıyor. Allah’tan bahsederken bile kelimeleri seçiyor. Kalp kırılır diye değil, RT sayısı düşer diye korkuyor.

 

 

---

 

Bu kitap, bir sabah bir çöpçünün yere düşürdüğü zambak yaprağını eğilip alan, sonra cebine koyup unutan, ama akşam yatağa uzandığında o yaprağın kokusunu hatırlayanların hikâyesidir.

 

Bu kitap, hâlâ insan kalabilenlerin kitabıdır.

 

---

 

---

 

Bölüm 1: Asansör Gelmez Bu Tarafa

 

Recep, sabah saat sekizde yine aynı düğmeye bastı. Dördüncü kattaki evinden inmek için beklediği asansör, yıllardır gelmiyordu bu tarafa. Ama alışkanlık işte… İnsan bazen geleceğini bile bile beklediği şeylerin başında dikiliyordu.

 

Apartman girişinde yaşlı bir teyze vardı, çöp poşetini kapının önüne bırakmış. Kedi yemiş poşeti, delik deşik. İçeriden sızan yoğurt kokusuna aldırmadan, Recep poşeti eliyle kenara itti. Teyze bir şey demedi. Artık kimse kimseye bir şey demiyordu. Konuşmalar ya şikâyete, ya da videoya dönüşüyordu.

 

Sokağa adım attığında telefon ekranına baktı. “Bugün motivasyonunun zirvesindesin!” yazıyordu. Uygulama her sabah bunu söylüyordu ama o her sabah daha da bitkindi. Ne hayalleri kalmıştı, ne hedefleri. Yalnızca hayatta kalmak için yaşanılan bir rutinin içinde, bir kayboluş hâli...

 

Durağa vardığında minibüs tıklım tıklımdı. Otobüsçü Mehmet, yine surat asıktı.

 

— Hadi abi hızlı bin, içerdekiler zaten maden işçisi gibi ezilmiş.

 

Recep bir şey demedi, cam kenarındaki yere kıvrıldı. Dışarıda sabah güneşi binaların gri yüzüne çarpıyor, ama ısıtmıyordu. Işık vardı ama aydınlık yoktu.

 

Yanındaki genç kız telefonuna bakarak bir şeyler mırıldandı:

 

— Yeni paylaşım tutmamış... Beğeni sayısı çok az.

 

Recep kafasını çevirdi. Gençliğin kaygısı beğeni, yaşlılığın kaygısı emekli maaşı olmuştu. İkisi de gelecekten ümidi kesmişti ama farklı şekillerde saklıyordu yarasını.

 

Minibüs anayola çıkarken, şehir tabelası göz kırptı:

 

“Mutluluğun Şehri”

 

Recep içinden geçirdi:

 

Mutluluk burada asansör gibidir. Sadece yukarıdakiler için çalışır.

 

 

---

Devamı gelecek

 

Bu yazıya tepkini ver!

Benzer Bloglar