43.06
  
50.17
  
0.00
  
101.18

Sarı ova İstasyonu

Kaybolan Tren – İlk Sahne

Bozkır, sabahın ilk ışıklarıyla sessizliğini koruyordu. Uzaklarda, ekonomik doğuşuyla birlikte tuhaf bir serinlik faaliyeti yürütüyordu. Mahir, sobanın üzerinde kaynayan çaydanlığın buğusunu izlerken pencerenin dışa bakan dumanı fark etti. İlkokulun lojmanına yerleşeli bir hafta olmuştu ama köyün sessizliği onu rahatsız ediyordu. Alışık bu kadar sessizliğe değildi. Şehirdeki gürültünün içinde büyümüştü.

Birden bir ses geldi.

“Tü-tüf! Tü-tüf!”

Mahir dondu kaldı. Pencereden dışarıya baktı ama orada hiçbir şey yoktu. Sadece sararmış bitkiler ve uzaklardaki dağların gölgeleri… Sesin bir trenin düştüğüne benzediği düşünüldü. Ama burada tren yolu yoktu, ya da köyde anlatıldığı yerde çok uzun zaman önce kullanımdan kalkmıştı.

Çayını doldurup yanında oturan muhtar, bu sessizlik içinde gür bir sesle konuştu:

“Hocam, bu sesi duyuyorsundur. Tren geliyor!” dedi, içinde bilmiş bir gülümsemeyle.

Mahir şaşırdı. “Nasıl yani? Tren yolu çalışmıyor dediniz ya, yanlış mı okudunuz?”

Muhtar, ağır ağır çayını karıştırdı. “Tren yok elbet, ama sesi var. Sabahı aynı saatte duyulur. Biz alıştık artık. Bir vakitler buradan tren geçiyordu, köyümüz canlanırdı. Şimdi o günün hayaleti geride kaldı.”

Mahir bir şey söylemedi. Tren sesi gerçekte neydi? Rüzgâr mı? Eski ışınların yansıması mı? Yoksa köylülerin geçmişte kaldığı özlemin bir yansıma mı? Bunu öğrenmek için bir plan yapılması düşünüldü.

Ama Nereden Başladı?

O sabah depolama alanındakilerle ilgili dersler yapmak yerine, köylülerle bu sesin peşine düşmeye karar verdi. Tren yolunun değişerek söylendiği eski güzergâh, onun ilk durağı olacaktır. Muhtarın sözlerinin zihninde yankılanırken bir şey fark etti: Bu tren sesi, sadece bir ses değil, köyün geçmişine açılan bir kapıydı.

Sahnenin Bitişi

Mahir, sabahki tren gürültüsünü bir daha duyabilmek için dostumla tren yolunun izini sürmeye karar verdi. Ancak farkında değildi; bu arayış, yalnızca trenin değil, kendi iç dünyasının da izin vereceği süreceği bir yolculuğun başlangıcıydı.

 

---

Kaybolan Tren – İkinci Sahne

Mahir, eski tren yolunu güzergâhını öğrenmek için köyün yaşlılarına saklanmaya karar verdi. Elinde kahve fincanıyla muhtarın yanında gitti. Kahvehanede birkaç kişi varken, sobanın uzunluğunda kalıyordu. Duvarlarda bulunan eski bir tren görünümü dikkat çekti; siyah beyaz bir karede, köyün istasyonunda durmuş eski bir lokomotif…

“Bu fotoğraf ne zaman çekildi?” diye sordu Mahir, fotoğrafa yaklaşıp.

Muhtar hafifçe gülümsedi. “Hocam, bu köyün şafağıydı bir zamanlar. Tren gelir, buradan İstanbul'a yükler giderdi. İnsanlar o zaman mutluydu. Şimdi ne tren kaldı, ne de o günlerde.”

Yan masadaki yaşlılardan biri söze karıştı. Ali Dede'ydi bu. Bıyıkları titreyerek belirtiler başladı:
“Hocam, gençliğimde ben o trenlere kömür taşırdım. Tren iki defa gelir, hem yolcu alır hem yük taşırdı. Ama bir gün… bir gün tren hiç gelmedi. Rayları söktüler. O zaman köyde zaten sustu.”

Mahir dikkat kesildi. “Peki bu sabahın sonuçları ses mi? Tren yok ama düdük sesi geliyor. Bu mümkün mü?”

Ali Dede gözünü kısıp dışarıyı işaret etti. “Hocam, bozkırın sesi çoktur. Bazen rüzgar ışınlarının izinde dolaşmasına, bazen kuşların böyle bir çığlık atması, geçmişi hatırlamasıdır. Ama ben sana başka bir şey anlatayım: Şu dağın arkasında eski istasyon duruyor duruyor. Orada mevcut olan bir şeyler biliyordunuz.”

Eski İstasyon Yolu

Mahir, ertesi sabah ağarmadan yola çıktı. Yanına fotoğraf makinesini, birkaç defter ve bir şişe su vardı. Ali Dede'nin tarifesi yerde doğru yürümeye başladı. Yol boyunca sararmış bitkiler, kurumuş dikenler ve rüzgarın uğultusu grupları ona yaptı. Hava berrak ama soğuktu.

Uzun bir yürüyüşten sonra eski istasyon binasını gördü. Yıkık dökük duvarlar, çatlamış camlar ve buluntularla kaplanmış raylar… istasyonun hemen önünde, paslanmış bir tabela yönlendirme: “Sarıova istasyonu.”

Mahir binaya girdi. Tozlu bir masa, yere dağılmış kağıtlar ve birkaç paslanmış eşyanın dikkatini çekti. Rafların farklılaşmış bir defteri bulundu. Tozunu silip kapağını açtı. Bu, istasyonda görevli olan bir memurun günlüğüydü. İlk sayfada şu yazıyordu:

“13 Ekim 1974 – Bugün tren son kez geldi. İstasyona veda ederken köylülerin gözyaşlarını gördüm. Bu köy trenle birlikte yaşadık, şimdi tren gittik, bakalım biz ne kadar dayanacağız…”

Mahir'in elleri titredi. Günlük, köyün kaybolan geçmişine dair ipuçları sunuyordu. Ama bu kadar mı? Ya sesin sırrını biliyordun?

Bir Sürprizle Karşılaşma

Binadan çıkarken bir anda tekrar bir ses duydu:
“Tü-tüf! Tü-tüf!”

Bu kez çok yakındı. Mahir korkuyla birlikte baktı. Tren yolunun ötesinde bir gölge hareket ediyor. Gözlerini kıstı ama hiçbir şeye göremedi. Tren sesi bozkırın sessizliğinde kaybolup gitti. Geriye sadece rüzgarın uğultusu harcandı.

Sahne Sonu

Mahir, günlük çantasına saklanmaya geri dönmeye karar verdi. Ancak bu sesin gerçek programlarını bulmadan köydeki arayışını bitiremeyeceğini biliyordu. Bu ses sadece bir rüzgar oyunu yaptığınızda, yoksa köylülerin geçmişte duyduğu özlemin yankısı mı? Sorular zihninde yankılanırken, Sarıova'nın yitik trenine yeni yollar için köye dönmeye karar verdi.

Hikaye giderek derinleşirken, Mahir trenin ayrılmasının kendi hayatına dokunacak bir sırra açılacağından habersizdi.

--

Kaybolan Tren – Üçüncü Sahne

Mahir, istasyon binasından köye geri dönerken zihni bulduğu günlükte yazanlarla meşguldü. Günlükte bahsedilen "trenle gelen yaşam" ifadesi ona çok derin gelmişti. Köydeki insanların hayalleri ve umutları da trenle birlikte mi gitmişti? Bu sorular, sabah duyduğu garip düdük sesiyle birleşince, sanki görünmeyen bir ip onu bir yerlere çekiyordu. Tren sesi, gerçek bir ses miydi, yoksa sadece geçmişin hayaleti mi?

Köye vardığında yaşlı Ali Dede ile konuşmaya karar verdi. Ali Dede, köyde trenin geçmişine dair en çok şey bilen kişiydi. Onu evinin önünde, elindeki bastonla gökyüzünü izlerken buldu. Mahir, elindeki günlüğü göstererek konuşmaya başladı:

“Dede, eski istasyonda bunu buldum. Bir memurun günlükleri. O günleri hatırlıyor musun?”

Ali Dede, günlüğe dikkatlice baktı ve iç çekti. “Elbet hatırlarım hocam, nasıl unuturum? O tren bizim umudumuzdu. İnsanlar mallarını taşır, köyden uzaklara gidip hayat görürdü. Ama bir gün bu raylar sessizleşti. O zaman anladık, bizim hayatımız da bu raylar gibi eskidi.”

Mahir daha fazlasını öğrenmek istiyordu. “Peki ya o düdük sesi? Bugün sabah yine duydum. Siz de duyuyor musunuz?”

Ali Dede’nin yüzünde tuhaf bir ifade belirdi. “Ah hocam, o ses bizim için hep var. Kimine rüzgar derler, kimine hayalet. Ama ben başka bir şeye inanırım: Tren, bizden bir şey aldı ama bir gün geri getirecek. Belki bu yüzden o sesi duyuyoruz. Bir işaret gibi.”

Tren Sesinin İzinde

Mahir, köyün yaşlılarından başka hikayeler dinledikten sonra, tren yolunun geriye kalan diğer kısmını keşfetmeye karar verdi. Bu yol, köyden daha ileri gidiyor ve geniş bozkırın içine doğru kayboluyordu. Ertesi sabah, yanına birkaç malzeme alarak rayların izini sürmeye başladı.

Gün ilerledikçe, bozkır sessizleşiyor, rayların üzerindeki otlar giderek daha sık büyüyordu. Raylar sonunda bitti; karşısında ise başka bir manzara vardı. Bir vadi boyunca ilerleyen eski bir köprü ve köprünün ucunda tamamen terk edilmiş bir vagon duruyordu.

Mahir vagona yaklaştı. İçeri girdiğinde, yıllardır dokunulmamış bir dünya buldu: Eski bavullar, sararmış biletler ve bir duvarda asılı, trenin eski rotalarını gösteren bir harita… Haritanın bir köşesine kurşun kalemle yazılmış bir not dikkatini çekti:

“Dönüş, başladığın yerde biten bir yolculuktur.”

Mahir’in zihni allak bullak olmuştu. Bu not, köylülerin yaşadığı hayal kırıklığı mıydı, yoksa onun için bir mesaj mı? Tren sesi, köyün unutulmuş geçmişinden daha fazlasını mı anlatıyordu? Bu yolculuk sadece köyün geçmişine değil, Mahir’in kendi hayatına dair de yeni bir keşif anlamına gelecekti.

Sahne Sonu

Mahir, vagondan çıkarken tekrar o sesi duydu:
“Tü-tüf! Tü-tüf!”

Bu kez daha netti, daha yakındı. Duyduğu sesin peşinden gitmeye karar verdi. Raylar ve bozkır, onu şimdi nerelere sürükleyecekti?

Hikaye giderek derinleşirken, Mahir hem trenin sırrını hem de kendi yolculuğunun anlamını keşfetmek üzereydi.

 
---

Kaybolan Tren – Dördüncü Sahne

Mahir, vagondan çıkıp sesin geldiği yöne doğru ilerlemeye başladı. Bozkır, sabahın erken saatlerinde altın rengine bürünmüş, sessizlikle sarılmıştı. Ses kesilmişti ama Mahir’in içinde garip bir his vardı; bir şeyler bulacağına emindi. Rayların bittiği yerden ilerlerken yerde eski bir işaret fark etti. Bir taşın üzerine kazınmış bir ok ve yanında iki kelime yazıyordu: “Son Durak.”

Bu işaretin eski tren hattıyla ilgili olduğunu düşündü. Taşı eline alıp dikkatle inceledi. Okun gösterdiği yöne doğru yürümeye karar verdi. Bozkırın içinde kaybolmuş patika yollar, otlarla kaplanmış rayların izi ve rüzgarın sesi arasında ilerlerken zaman kavramını yitirdi.

Yaklaşık bir saat yürüdükten sonra, küçük bir tepeye ulaştı. Tepeden aşağı baktığında, bozkırın ortasında garip bir yapı gördü. Daire şeklinde taşlarla çevrilmiş bir alanın ortasında, toprağa yarı gömülmüş eski bir tren lokomotifi duruyordu. Tren, terk edilmiş olmasına rağmen tuhaf bir şekilde korunmuş görünüyordu.

Terk Edilmiş Lokomotif

Mahir, taşlarla çevrili alanın içine girdi. Lokomotifin üzerindeki yazılar dikkatini çekti. Eskimiş, paslanmış bir tabelada şu yazıyordu:
“Zamanın Trenleri Durmaz.”

Lokomotife yaklaştığında, kapısı hafifçe aralık duruyordu. İçeri girdiğinde, zamanın burada durduğunu hissetti. Koltuklar, eski gaz lambaları ve masanın üzerinde bir not duruyordu. Notun üzerinde köhne ama okunabilir bir yazıyla şu cümle yazıyordu:
“Geçmiş, geleceği çağırır. Eğer dinlersen, cevap alırsın.”

Mahir, bu notu okurken, aniden lokomotifin içinde bir rüzgar esti. Dışarıdan tekrar tren düdüğü sesi gelmeye başladı, bu kez daha net ve sürekliydi. Kalbi hızla çarpmaya başlamıştı. Sesin nereden geldiğini anlamak için dışarı fırladı. Ancak dışarıda kimse yoktu.

Köyde Büyük Bir Sır

Lokomotifin içinde bulduğu not, Mahir’i köye geri dönmeye zorladı. Orada bir şeyleri eksik anlamıştı; belki de bu tren, köylülerin sakladığı bir sırrı işaret ediyordu. Köye vardığında yaşlı Ali Dede’nin evine gitti. Dede, Mahir’in yüzündeki heyecanı fark etti ve duraksamadan konuştu:

“Lokomotifi buldun, değil mi?” dedi, gözleri geçmişi hatırlamanın ağırlığıyla doluydu. “O tren, bizim hayatımızın hem başlangıcı hem de sonuydu.”

Mahir, duydukları karşısında şaşkındı. “Bu trenin önemi nedir? Neden her sabah o sesi duyuyorum? Bu bir hayal mi yoksa gerçek mi?”

Ali Dede derin bir nefes aldı. “O tren sadece yolcu taşımadı hocam. İnsanların umutlarını da taşıdı. Ama köyde herkesin bilmediği bir sır var: O tren, bir gün geri dönecek.”

Mahir, bu sözler karşısında ne söyleyeceğini bilemedi. “Ama raylar sökülmüş, tren hattı yok olmuş… Bu nasıl mümkün olabilir?”

Ali Dede, gözlerini kısarak bir noktaya baktı: “Hoca, bazı yollar raylardan değil, gönüllerden geçer. Dinle. O sesi duyarsan, gerçek nerede, hayal nerede anlarsın.”

Sahne Sonu

Mahir, köydeki insanların trenle ilgili anlattıkları hikayelerin derin bir anlam taşıdığını anlıyordu. Ancak tren sesiyle ilgili gerçek, yalnızca geçmişin değil, köyün ve Mahir’in kendi geleceğinin de bir parçasıydı. Tren, bir semboldü; belki umut, belki de unuttukları bir uyarıydı.

Artık Mahir’in önünde iki yol vardı: Ya bu hikayeyi burada bırakacak ya da bozkırın sırlarını çözmek için daha derine inecekti. Tren, onun çağrısını bekliyordu.

 
---

Kaybolan Tren – Beşinci Sahne: Uyanış

Mahir, yaşlı Ali Dede'nin söylediklerini düşünürken bir anda her şeyin bulanıklaştığını fark etti. Lokomotifin içindeyken hissettiği o rüzgarın sesi yeniden kulaklarında yankılanmaya başladı. Bozkırda gördüğü taşlar, köyün sessizliği, tren düdüğünün garip yankıları... Her şey birbirine karışıyor, gerçeklikten uzaklaşıyordu.

Birden kendini sınıfın içinde buldu. Tahtanın başındaydı, elinde bir tebeşir tutuyordu. Çocukların gürültüsü ve sobanın çıtırtısı kulaklarını doldurdu. Kalbi deli gibi çarparken tahtaya yazdığı kelimelere baktı: “Sarıova İstasyonu.”

Hemen arkasını döndü. Çocuklar onu merakla izliyordu.

“Hocam, tren geldi mi?” dedi en önde oturan küçük bir çocuk. Bu soru, Mahir’in içinde bir şimşek gibi çaktı. Tren? Tren sesi? Hayır, bu bir rüya mıydı? Yoksa az önce yaşadıkları gerçek miydi?

Mahir, derin bir nefes aldı ve gözlerini ovuşturdu. “Bu sabah tren sesi duyan var mı?” diye sordu. Çocuklar birbirine baktı, içlerinden biri, “Hocam, köyde tren mi var?” diye sordu. Mahir, bir şey söylemeden oturduğu yere çöktü. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.

Gerçek ve Hayalin Çatışması

Mahir, bir süredir köyde geçirdiği günlerin zihnini karıştırdığını hissetti. Yaşadığı her şey o kadar gerçek gibiydi ki, rüya olup olmadığını ayırt edemiyordu. Sınıftaki tahtaya tekrar baktığında yazıyı silmek için kalktı, ama o sırada kapının çalındığını duydu. Kapıda yaşlı muhtar duruyordu, elinde bir demet gazete vardı.

“Hocam, şehirden gazeteler geldi. Okuyayım dedim, sen de istersen bir göz atarsın,” dedi muhtar. Mahir, gazeteleri aldı ve masasına koydu. Gazetelerden biri dikkatini çekti. Birinci sayfanın alt köşesinde, sararmış bir fotoğraf duruyordu. Fotoğrafta eski bir lokomotif ve altındaki başlık: “Sarıova Treninin Son Seferi”

Mahir’in nefesi kesildi. Fotoğraf, rüyasında gördüğü lokomotife tıpatıp benziyordu. Altında bir yazı vardı:

“Bu tren, 1974 yılında son seferini yaptı. Efsaneye göre, Sarıova’dan geçen raylar rüzgarla konuşur, kaybolan hayalleri taşır.”

Köyün Sırları

Mahir, gazeteyi muhtara geri verip köy meydanına çıktı. Her şey tuhaf bir şekilde yerli yerindeydi ama o, bir parçanın eksik olduğunu hissediyordu. Esnaf, kendi işine dalmış, çocuklar sokakta oyun oynuyordu. Hiç kimse, onun rüyasında gördüğü tren sesini ya da lokomotifi umursamıyor gibiydi. Ancak Mahir, köyün bir sırrı olduğuna emindi.

Köyün yaşlılarından biri olan Zeynep Nine'ye gitmeye karar verdi. Zeynep Nine, köydeki en eski hikayeleri bilen kişiydi. Evine vardığında, Nine ona ince bir gülümsemeyle bakıp içeri davet etti. “Hocam, belli ki kafan karışmış,” dedi.

Mahir, gördüğü rüyayı, lokomotifi ve tren seslerini anlattı. Zeynep Nine dikkatle dinledi, sonra bir mendil çıkartıp gözlüklerini sildi. “Evlat,” dedi, “burası bozkırdır. Rüzgar burada konuşur, hayalleri taşır. Senin duyduğun o tren sesi, belki de kendi geçmişindir. Ya da köyün unuttuğu bir hikayedir. Ama bir şey bil ki, bazen rüyalar gerçeğin aynasıdır.”

Yeni Bir Yol

Mahir, Zeynep Nine'nin sözlerinden etkilenmişti. Lokomotifin gerçek mi yoksa hayal mi olduğu önemli değildi artık. Köydeki tren sesi, ona unuttuğu bir şeyi hatırlatıyordu: İnsanların geçmişle bağlantısını, kaybolan hayallerini ve umutlarını.

Eve döndüğünde, masasına oturup yazmaya başladı. Bu hikaye, köyün değil, onun hikayesiydi. Belki de tren sesi, kendi içindeki yolculuğu başlatmıştı. Gerçek neydi, rüya neydi, bu soruların artık önemi yoktu. Önemli olan, bozkırın sessizliğinde bir ses duyabilmekti.

Final

Mahir, tren sesini bir daha duymadı. Ancak her sabah rüzgarın bozkırda bıraktığı izleri dinlerken, hayatın da tıpkı o tren gibi raylar üzerinde hareket ettiğini fark etti. Bir gün, şehirden gelen çocuklara bu köyün hikayesini anlatırken kendi geçmişini de çözmeye başladı. Ve belki de, bozkırın asıl sırrı buydu: Seslerin değil, sessizliğin anlattıkları.

 
---
 

Kaybolan Tren – Yeni Bir Yön: Kendiyle Savaşan Mahir

Mahir, köyde geçirdiği birkaç haftanın ardından kendini iyice yorgun hissetmeye başlamıştı. Her sabah duyduğu tren sesi, rüyalarına giren eski lokomotifler ve köylülerin geçmişle ilgili anlattıkları, onun zihnini sürekli meşgul ediyordu. Ancak asıl sorun, şehirden taşındığı günden beri kullandığı ilaçlardı. Mahir, yıllardır yaşadığı anksiyete krizlerini bastırmak için doktorunun yazdığı ilaçları kullanıyordu, fakat bu ilaçlar zihninde tuhaf etkiler yaratmaya başlamıştı.

Son günlerde, kendiyle sık sık kavga ederken buluyordu kendini. Bir sabah aynanın karşısında dişlerini fırçalarken, içindeki bir ses ona bağırdı:

“Ne yapıyorsun burada? Bu köyde ne işin var? Şehirde kalmalıydın!”

Mahir, aynada kendi yansımasına baktı ve sert bir şekilde cevap verdi:
“Bana karışma! Burada olmam gerekiyordu. Bu köyde bir şeyler bulacağım!”

Aynadaki yansıması birden alaycı bir tavırla güldü. “Ah, tabii, sen köyü kurtaracak kahramansın, değil mi? Ama sen sadece bir öğretmensin, Mahir. Kendi hayatını bile toparlayamıyorsun.”

Mahir aynayı kıracak gibi oldu ama kendini durdurdu. Derin bir nefes aldı ve banyodan çıkarken aynadaki yansımanın hâlâ kendisine bakmakta olduğunu fark etti. “Bu ilaçları bırakmalı mıyım?” diye düşündü ama korkuyordu. İlaçları bırakırsa zihni daha karışabilir, krizleri artabilirdi. Ancak bu kavgalara da dayanamayacak gibiydi.

İçindeki Karakterler

Mahir’in zihninde, bu çatışmalar zamanla daha belirgin hale geldi. Artık sadece bir değil, üç farklı sesi duyuyordu:

  1. Cesur Mahir: Bu ses, ona sürekli daha fazlasını yapmasını söylüyordu. “Kalk, o trenin sırrını çöz, köyü kurtar, bir kahraman ol!” diyordu. Ama bu sesin baskısı altında eziliyordu.

  2. Şüpheci Mahir: Bu karakter, her şeyi sorguluyordu. “Bu köyde ne bulacaksın? Tren mi? O tren çoktan yok olmuş. Boşa zaman harcıyorsun!”

  3. Aciz Mahir: En sessiz ama en derinlerden gelen bir ses. “Sen hiçbir şey başaramazsın. Şehirde başarısız oldun, burada da aynısı olacak. Vazgeç.”

Mahir, bu seslerin her biriyle kavga ederken kendini köy meydanında buluyordu. İnsanlar onu izliyor ama bir şey diyemiyorlardı. Kendi kendine konuşup durması, köylüler arasında “delirmiş olabileceği” söylentilerini başlatmıştı.

Tren Sesi ve İçsel Savaş

Bir gece, Mahir artık dayanamayıp ilaçlarını tamamen bıraktı. O geceden sonra, zihnindeki karakterler daha da güçlendi. Sabahın erken saatlerinde tren sesini tekrar duydu ve hızla dışarı çıktı. Rüzgarın ortasında kendisini eski rayların üzerinde yürürken buldu. İçindeki sesler birbiriyle çatışıyordu:

  • Cesur Mahir: “Koş! Tren geliyor, onu yakala!”
  • Şüpheci Mahir: “Bu sadece bir rüzgar, tren falan yok!”
  • Aciz Mahir: “Sen zaten çoktan kaybettin. Ne arıyorsun burada?”

Mahir, bozkırın ortasında bağırmaya başladı:
“SUSUN! HEPİNİZ SUSUN! BEN NE YAPACAĞIMI BİLİYORUM!”

Ancak bu sözler, sadece boşluğa yankılandı. Zihni, rüzgar kadar sert ve karışıktı. O anda bir tren düdüğü sesi daha duydu. Ses bu kez çok netti. Mahir kendini rayların üzerine bıraktı, gözlerini kapattı. Tren gerçekten geliyor muydu, yoksa bu bir yanılsama mıydı?

Gerçek mi, Hayal mi?

Gözlerini açtığında, köyün imamını başında gördü. İmam, onu rayların üzerinde baygın bulmuş ve eve getirmişti. İmam, Mahir’e baktı ve sakin bir sesle konuştu:
“Evlat, kendinle kavganı bitirmedikçe, hiçbir sırrı çözemezsin. Bu tren, senin içindeki karmaşayı temsil ediyor olabilir. Belki de onu önce kendinde bulman lazım.”

Mahir o gece trenin peşine düşmeye değil, kendi iç dünyasını anlamaya karar verdi. Zihnindeki karakterlerle yüzleşmek, gerçek trenin sırrını çözmekten daha zor olacaktı, ama belki de asıl hikaye burada yatıyordu.

Yeni Bir Başlangıç

O sabah Mahir, ilaçlarını bir kenara koydu. Zihnindeki seslerin artık kavga etmesine izin vermek yerine, onları dinlemeye karar verdi. Cesur Mahir, Şüpheci Mahir ve Aciz Mahir’i bir araya getirdi; her biri ona farklı bir yön gösteriyor, kendi hayatını anlamlandırmak için birer rehber oluyordu.

Bozkır, hala sessizdi ama Mahir artık o sessizliğin içinde kendi sesini duyabiliyordu. Gerçek trenin sırrını bulmak belki bir hayaldi ama Mahir, kendi yolculuğunda yeni bir istasyona ulaşmıştı.

 
---

Kaybolan Tren – Mahir'in İçsel Yolculuğu

Mahir, kendiyle yaptığı bu savaştan sonra bambaşka bir insan olmaya başladığını hissetti. Zihnindeki sesler artık daha az kavga ediyor, bir şekilde birbirleriyle uzlaşmaya çalışıyordu. Ancak köydeki insanlar onun davranışlarındaki gariplikleri fark etmiş, onun hakkında daha fazla konuşmaya başlamışlardı. Muhtar bile bir gün, onu kahvehanede köşeye çekip sordu:

“Hocam, hayırdır, seni rayların üstünde baygın bulmuşlar. Bir derdin mi var?”

Mahir, başını iki yana salladı. “Bir derdim yok, muhtar. Ama sanırım burada beni rahatsız eden bir şey var: Tren sesi, o raylar, köyün geçmişi… Hepsi bir anlam taşıyor ama ne olduğunu bulamıyorum.”

Muhtar, Mahir’in omzuna dokundu. “Evlat, köy hayatı böyledir. Burada zaman yavaş akar, ama bazen de rüzgar geçmişi getirir. Belki bu sesi çözmeye çalışmayı bırakıp akışına bırakmalısın.”

Bu sözler Mahir’in içinde bir yankı uyandırdı. Acaba geçmişe saplanıp kalmak yerine, bu tren sesini bir sembol olarak mı görmeliydi?

Zihinsel İstasyonlar

O gece, Mahir kendine bir defter alıp zihnindeki karakterleri yazmaya başladı. Cesur Mahir, Şüpheci Mahir ve Aciz Mahir’in her birine ayrı bir bölüm ayırdı. Onlarla barışmaya karar verdi:

  1. Cesur Mahir:
    “Senin beni ileriye taşıyan yönün, mücadele etme isteğin. Ama bazen fazla zorluyorsun. Daha sakin olmayı öğrenmeliyiz.”

  2. Şüpheci Mahir:
    “Beni korumaya çalışıyorsun, evet. Ama şüphelerin bazen beni felç ediyor. Doğru sorular sormaya devam et, ama cevabın beni durdurmasına izin verme.”

  3. Aciz Mahir:
    “Sen benim korkularım, yenilgilerimsin. Ama sen olmadan öğrenemezdim. Hata yapmanın, başarısız olmanın da bir parçası olduğunu kabul etmeliyim.”

Bu defteri yazmak, Mahir için terapi gibiydi. Tren sesi artık zihninde yankılanmıyordu; bunun yerine kendi içindeki karakterlerle bir diyalog başlatmıştı.

Köyde Yeniden Hayat

Bir sabah, köy meydanında çocuklarla sohbet ederken, tren sesinin bir kez daha duyulduğunu fark etti. Ancak bu kez korkmadı ya da şaşırmadı. Gözlerini kapattı, rüzgarın sesini dinledi ve içinden “Her şey yolunda” diye mırıldandı. Bu tren sesi, artık ona kayıp bir geçmişi değil, yeni bir başlangıcı işaret ediyordu.

Mahir, köydeki okulu eski raylardan gelen hikayelerle doldurmaya karar verdi. Çocuklara trenlerin taşıdığı yüklerden, insanlardan, umutlardan bahsediyordu. Bu hikayeler sadece çocukları değil, köyün tüm sakinlerini etkiliyordu. İnsanlar, rayların artık taşımadığı şeyleri, kendi içlerinde taşımaya başlamıştı: bir arada olmanın sıcaklığını, geleceğe dair umutları.

Final: Son İstasyon

Bir yıl sonra, Mahir köyden ayrılmaya karar verdi. Ayrılmadan önce, köy meydanına köylülerin yardımıyla küçük bir tabela dikti. Tabelada şunlar yazıyordu:

“Sarıova İstasyonu – Trenleri olmayan, ama umutları taşıyan bir köy.”

Köyden ayrılırken son kez dönüp baktığında, bozkırın sessizliği ona artık bir yük değil, bir özgürlük gibi geliyordu. Tren sesi ise, artık gerçek bir trenin değil, kendi hayat yolculuğunun bir parçasıydı.

Mahir, hem köyden hem de kendi içindeki istasyonlardan geçerek hayatında yeni bir yolculuğa başlamıştı. Tren, durmasa da yolculuk her zaman devam ediyordu.

 

Bu yazıya tepkini ver!

Benzer Bloglar