43.06
  
50.17
  
0.00
  
101.18

Şehriyar'ın Kaybolan Şiiri

دوست دیوانه‌ی من

 

Dost Dîvâne-yi Men

 

(Delirmiş Dostum)

 

در میان شب‌های تاریک و خیابان‌های پر از سایه،

Der miyân-i şabhâ-yi târîk ve khiâbân-hâ-yi por az sâye,

Karanlık gecelerin ve gölgelerle dolu sokakların arasında,

 

رفیقی داشتم، دیوانه و پر از سرنوشتِ شگفت‌انگیز.

Refîkî dâştem, dîvâne ve por az sarnaveşt-i şağeft-angîz.

Deli ve olağanüstü bir kadere sahip bir dostum vardı.

 

همچون بادی که ناگاه می‌وزید و رازهای زمین را می‌گشود،

Hamçun bâdî ke nâgâh mî-vezîd ve râz-hâ-yi zamîn râ mî-goşûd,

Ansızın esen ve yeryüzünün sırlarını açığa çıkaran bir rüzgar gibi,

 

همچون درویشی که کفش‌هایش را در راه گذاشته بود،

Hamçun dervîşî ke kafş-hâyêş râ der râh gozâşte bud,

Yolun ortasında ayakkabılarını bırakmış bir derviş gibi,

 

و با پای برهنه در میان خاک و ستاره‌ها می‌دوید.

Ve bâ pâ-yi berehne der miyân-i hâk ve setâre-hâ mî-david.

Ve çıplak ayaklarıyla toprak ve yıldızlar arasında koşuyordu.

 

 

---

 

روزی از او پرسیدم:

Rûzî az û porsîdem:

Bir gün ona sordum:

 

ــ چرا این‌چنین می‌روی؟

- Çerâ în-çenin mî-rovî?

 

Neden böyle gidiyorsun?

 

 

خندید و گفت:

Handîd ve goft:

Gülümsedi ve dedi ki:

 

ــ دنیا مرا خواب کرده است، من می‌خواهم بیدار باشم.

- Donyâ merâ khâb karde est, men mî-khâhem bîdâr bâşam.

 

Dünya beni uyuttu, ben uyanık olmak istiyorum.

 

 

ــ بیداری چیست؟

- Bîdârî çîst?

 

Uyanıklık nedir?

 

 

ــ بیداری آن است که به مرگ بخندی، به زندگی گریه کنی، و به عشق خیره شوی.

- Bîdârî ân est ke be merg bekhandî, be zendegî gerîye konî, ve be eşq khîre şevî.

 

Uyanıklık, ölüme gülmek, hayata ağlamak ve aşka dalıp gitmektir.

 

 

 

---

 

چند سال گذشت، رفیق دیوانه‌ام ناپدید شد،

Çand sâl gozaşt, refîq-i dîvâne-yem nâpadîd şod,

Birkaç yıl geçti, deli dostum kayboldu,

 

گویی در شب حل شد، یا شاید در هوای صبحدم دود شد.

Gûyî der şeb hal şod, yâ şâyed der havâ-yi sabahdam dûd şod.

Sanki geceye karıştı ya da belki sabahın havasında duman olup uçtu.

 

روزی در بازارچه‌ای کهنه در حلب،

Rûzî der bâzârçe-yi kohne der Halab,

Bir gün Halep’te eski bir çarşıda,

 

زنی را دیدم که شعری از حافظ را زمزمه می‌کرد:

Zenî râ dîdem ke şi‘rî az Hâfiz râ zemzeme mî-kard:

Bir kadının Hafız’dan bir şiir mırıldandığını gördüm:

 

"چون غمت را نتوان یافت مگر در دل شاد،

ما بدان مقصد عالی نتوانیم رسید..."

"Çûn ghamet râ netevân yâft meger der del-i şâd,

mâ bedân maqsad-i âlî netevânîm resîd..."

"Senin hüznünü ancak neşeli bir kalpte bulabiliriz,

biz o yüce menzile ulaşamayız..."

 

پرسیدم:

Porsîdem:

Sordum:

 

ــ این شعر را از کجا آموختی؟

- În şi‘r râ az kojâ âmûhtî?

 

Bu şiiri nereden öğrendin?

 

 

گفت:

Goft:

Dedi ki:

 

ــ از مردی که کفش نداشت،

- Az merdî ke kafş nedâşt,

 

Ayakkabısı olmayan bir adamdan,

 

 

اما گویی همه‌ی دنیا در جیب‌هایش پنهان بود.

Amâ gûyî hame-yi donyâ der jîb-hâyêş penhân bud.

 

Ama sanki bütün dünya ceplerinde saklıydı.

 

 

نامش را نمی‌دانستم،

Nâmeş râ nemî-dânestem,

Adını bilmiyordum,

 

فقط می‌دانستم که او دیوانه بود،

Faqat mî-dânestem ke û dîvâne bud,

Sadece deli olduğunu biliyordum,

 

اما از همه‌ی عاقلانِ زمین، داناتر.

Amâ az hame-yi ‘âqelân-i zamîn, dânâ-tar.

Ama yeryüzündeki bütün akıllılardan daha bilgeydi.

 

---

دیوانگی و حکمت

 

Divânagî ve Hikmet

 

(Delilik ve Hikmet)

 

 

---

 

در یکی از کوچه‌های خاک‌آلود قونیه،

Der yekî az kûçe-hâ-yi hâk-âlûd-i Konya,

Konya'nın tozlu sokaklarından birinde,

 

پیرمردی نشسته بود،

Pîrmerdî neşeste bud,

Bir ihtiyar oturuyordu,

 

با چشمانی که گویی تاریخ را در خود دفن کرده بودند.

Bâ çeşmânî ke gûyî târîkh râ der khod dafn karde budend.

Gözleri sanki tarihi içinde gömmüştü.

 

چو سایه‌ی شمس تبریزی،

Çû sâye-yi Şems-i Tebrîzî,

Şems-i Tebrizi'nin gölgesi gibi,

 

در گوشه‌ای از شهر گم شده بود.

Der gûşe-î az şehr gom şode bud.

Şehrin bir köşesinde kaybolmuştu.

 

 

---

 

روزی نزد او رفتم و پرسیدم:

Rûzî nezd-i û raftem ve porsîdem:

Bir gün yanına gittim ve sordum:

 

ــ حکمت چیست؟

- Hikmet çîst?

 

Hikmet nedir?

 

 

نگاهم کرد و گفت:

Negâham kard ve goft:

Bana baktı ve dedi ki:

 

ــ حکمت آن است که بدانی دیوانگی عین عاقلی است،

- Hikmet ân est ke bedânî dîvânagî ‘eyn-i ‘âqelî est,

 

Hikmet, deliliğin aklın ta kendisi olduğunu bilmektir,

 

 

و عاقلی جز دیوانگی نیست.

Ve ‘âqelî joz dîvânagî nîst.

Ve akıl, delilikten başka bir şey değildir.

 

پرسیدم:

Porsîdem:

Sordum:

 

ــ اگر چنین است، پس چرا مردم از دیوانگان گریزانند؟

- Eger çenîn est, pes çerâ merdum az dîvânagân gorîzând?

 

Eğer öyleyse, insanlar neden delilerden kaçarlar?

 

 

لبخندی زد و زمزمه کرد:

Labkhendî zad ve zemzeme kard:

Gülümsedi ve mırıldandı:

 

"عاقلان را عاقلی دیوانه کرد،

'Âqelân râ ‘âqelî dîvâne kard,

Akıllıları akılları deliye döndürdü,

 

دیوانگان را عاقلی بیچاره کرد."**

Dîvânagân râ ‘âqelî bîçâre kard."

Delileri ise akıl perişan etti.

 

(فخرالدین عراقی - Fakhraddin Irâqî)

 

 

---

 

چند سال گذشت،

Çand sâl gozaşt,

Birkaç yıl geçti,

 

آن پیرمرد را دیگر ندیدم،

Ân pîrmerd râ dîger nedîdem,

O ihtiyarı bir daha görmedim,

 

تا آنکه در بازار تبریز،

Tâ ânke der bâzâr-ı Tebrîz,

Ta ki Tebriz çarşısında,

 

یک دکان کهنه‌ی کتاب فروشی یافتم.

Yek dokân-i kohne-yi ketâb forûşî yâftem.

Eski bir kitapçı dükkânı buldum.

 

داخل شدم،

Dâkhil şodem,

İçeri girdim,

 

و کتابی برداشتم که بر آن نوشته بود:

Ve ketâbî bordâştem ke ber ân neveşte bud:

Ve üzerinde şu yazan bir kitap aldım:

 

"جنون، سفر به حقیقت است،

"Cenûn, sefer be hagîgat est,

Delilik, hakikate yapılan bir yolculuktur,

 

و حقیقت، فریب‌خانه‌ی دانایان."**

Ve hagîgat, ferîb-khâna-yi dânâyân."

Ve hakikat, bilginlerin aldanış evidir.

 

(محمود شبستری - Mahmûd Şebesterî)

 

---

جنون و معرفت

 

Cenûn ve Ma'rifat

 

(Delilik ve Marifet)

 

 

---

 

در یکی از شب‌های آرام قونیه،

Der yekî az şabhâ-yi ârâm-i Konya,

Konya’nın sessiz gecelerinden birinde,

 

در مسجدی نشسته بودم،

Der mescidî neşeste budem,

Bir mescitte oturuyordum,

 

که صدای خنده‌ی مردی را شنیدم.

Ke sedâ-yi khande-yi merdî râ şenîdem.

Bir adamın kahkahasını duydum.

 

نگاه کردم،

Negâh kardem,

Gözlerimi çevirdim,

 

پیری را دیدم، با قبایی کهنه،

Pîrî râ dîdem, bâ qabâ-î kohne,

Eski bir cübbeyle yaşlı bir adam gördüm,

 

و چشمانی که انگار در آن دنیا چیزی دیده بود که دیگران نمی‌دیدند.

Ve çeşmânî ke engâr der ân donyâ çîzî dîde bud ke dîgerân nemî-dîdend.

Ve sanki o gözler, dünyada başkalarının göremediği bir şey görmüştü.

 

پرسیدم:

Porsîdem:

Sordum:

 

ــ ای پیر! چرا می‌خندی؟

- Ey pîr! Çerâ mî-khandî?

 

Ey ihtiyar! Neden gülüyorsun?

 

 

نگاهم کرد و گفت:

Negâham kard ve goft:

Bana baktı ve dedi ki:

 

ــ چونکه دنیا را دیدم که جدی است، و من جدی بودن را مضحک یافتم.

- Çûnke donyâ râ dîdem ke ciddî est, ve men ciddî buden râ mudhık yâftem.

 

Çünkü dünyayı ciddiyet içinde gördüm, ve ben ciddiyeti gülünç buldum.

 

 

ــ پس تو دیوانه‌ای؟

- Pes to dîvâne’î?

 

O halde sen deli misin?

 

 

لبخندی زد و زمزمه کرد:

Labkhendî zad ve zemzeme kard:

Gülümsedi ve mırıldandı:

 

"دیوانگی راه عشق است،

"Dîvânagî râh-i ‘eşq est,

Delilik, aşkın yoludur,

 

و عاقل کسی است که در عشق گم شود."**

Ve ‘âqel kesî est ke der ‘eşq gom şevad."

Ve akıllı kişi, aşkta kaybolan kişidir.

 

(یونس امره - Yunus Emre)

 

 

---

 

مدتی گذشت،

Moddetî gozaşt,

Bir süre geçti,

 

آن پیر را دیگر ندیدم،

Ân pîr râ dîger nedîdem,

O ihtiyarı bir daha görmedim,

 

تا روزی در کنار دریاچه‌ی وان،

Tâ rûzî der kenâr-i deryâçe-yi Vân,

Ta ki bir gün Van Gölü kıyısında,

 

مردی را دیدم که در آب سنگی می‌انداخت.

Merdî râ dîdem ke der âb sengî mî-andâht.

Suyun içine taş atan bir adam gördüm.

 

نزدیک شدم و پرسیدم:

Nezdîk şodem ve porsîdem:

Yaklaştım ve sordum:

 

ــ چه می‌کنی؟

- Çe mî-konî?

 

Ne yapıyorsun?

 

 

گفت:

Goft:

Dedi ki:

 

ــ جواب را در آب بیاب!

- Cevâb râ der âb beyâb!

 

Cevabı suda bul!

 

 

نگاه کردم،

Negâh kardem,

Gözlerimi çevirdim,

 

موج‌ها در هم می‌رفتند،

Mowc-hâ der ham mî-reftend,

Dalgalar birbirine karışıyordu,

 

و آرام می‌شدند،

Ve ârâm mî-şodend,

Ve sonra sakinleşiyordu,

 

گویی هیچ‌گاه سنگی در آن نیفتاده بود.

Gûyî hîç-gâh sengî der ân neyofte bud.

Sanki hiç taş atılmamış gibi.

 

مرد لبخندی زد و گفت:

Merd labkhendî zad ve goft:

Adam gülümsedi ve dedi ki:

 

"حقیقت، چون در آب بیفتد، لحظه‌ای می‌آشوبد،

"Haqîqat, çûn der âb beyofte, lahze’î mî-âşûbed,

Hakikat suya düşerse, bir anlığına dalgalanır,

 

ولی سرانجام، در سکوت خود بازمی‌گردد."**

Velî serâncâm, der sekût-i khod bâz mî-gardad."

Ama sonunda yine kendi sessizliğine döner.

 

(نسری‌الدین هوجه - Nasreddin Hoca)

 

 

---

جنون، عشق و حکمت

 

Cenûn, ‘Eşq ve Hikmet

 

(Delilik, Aşk ve Hikmet)

 

 

---

 

در یکی از کوچه‌های شب‌زده‌ی تبریز،

Der yekî az kûçe-hâ-yi şeb-zede-yi Tebrîz,

Tebriz’in geceye bulanmış sokaklarından birinde,

 

در تاریکی‌ای که تنها نورش، فانوس‌های خاموش‌شده بود،

Der târîkî’î ke tanhâ nûreş, fânûs-hâ-yi khâmûş-şode bud,

Tek ışığı sönmüş fenerler olan bir karanlıkta,

 

پیرمردی نشسته بود،

Pîrmerdî neşeste bud,

Bir ihtiyar oturuyordu,

 

و زیر لب شعری زمزمه می‌کرد:

Ve zîr-i leb şi‘rî zemzeme mî-kard:

Ve dudaklarının altında bir şiir mırıldanıyordu:

 

"آمدی جانم به قربانت ولی حالا چرا؟

بی وفا حالا که من افتاده‌ام از پا چرا؟"

"Âmedî cânem be qorbânat, velî hâlâ çerâ?

Bî-vefâ, hâlâ ke men oftâde’em ez pâ, çerâ?"

 

(شهریار - Şehriyar)

 

 

---

 

نزدیک شدم و پرسیدم:

Nezdîk şodem ve porsîdem:

Yaklaştım ve sordum:

 

ــ ای پیر! چرا این شعر را می‌خوانی؟

- Ey pîr! Çerâ în şi‘r râ mî-khânî?

 

Ey ihtiyar! Neden bu şiiri okuyorsun?

 

 

چشمانش را به من دوخت و گفت:

Çeşmânaş râ be men dûkht ve goft:

Gözlerini bana dikti ve dedi ki:

 

ــ عشق، دیوانه می‌کند،

- ‘Eşq, dîvâne mî-konad,

 

Aşk insanı deli eder,

 

 

اما دیوانگی، عقل را آشکار می‌سازد.

Amâ dîvânagî, ‘aql râ âşekâr mî-sâzad.

Ama delilik, aklı ortaya çıkarır.

 

پرسیدم:

Porsîdem:

Sordum:

 

ــ پس چرا عاشقان همیشه غمگین‌اند؟

- Pes çerâ ‘âşeqân hemîşe ğamgîn-end?

 

O halde neden aşıklar hep hüzünlüdür?

 

 

لبخندی زد و با صدایی آهسته گفت:

Labkhendî zad ve bâ sedâ’î âheste goft:

Gülümsedi ve yavaş bir sesle dedi ki:

 

"عشق، درد است و درد، نشانه‌ی زنده بودن،

ولی کسی که به وصال نرسد، همیشه میان جنون و مرگ است."

"‘Eşq, dard est ve dard, neşâne-yi zinde buden,

Velî kesî ke be vesâl neresed, hemîşe miyân-i cenûn ve merg est."

"Aşk, bir yaradır ve yara, yaşamanın işaretidir,

Ama vuslata erişemeyen, daima delilik ile ölüm arasındadır."

 

(شهریار - Şehriyar)

 

 

---

 

چند سال بعد، در یکی از بازارهای قدیمی استانبول،

Çand sâl ba‘d, der yekî az bâzâr-hâ-yi qadîmî-yi İstanbul,

Birkaç yıl sonra, İstanbul’un eski çarşılarından birinde,

 

کتابی را یافتم،

Ketâbî râ yâftem,

Bir kitap buldum,

 

که بر صفحه‌ی اولش نوشته شده بود:

Ke ber safhe-yi avvaleş neveşte şode bud:

Ve ilk sayfasında şu yazılıydı:

 

"عشق، مستی است،

و مست، همیشه گم می‌شود،

اما آنکه در عشق گم نشود، هنوز عاشق نشده است."

"‘Eşq, mestî est,

Ve mest, hemîşe gom mî-şevad,

Amâ ânke der ‘eşq gom neşevad, henûz ‘âşeq neşode est."

"Aşk, sarhoşluktur,

Ve sarhoş olan, daima kaybolur,

Ama aşkta kaybolmayan, henüz aşık olmamıştır."

 

(از دست‌نوشته‌های گمشده‌ی شهریار - Şehriyar’ın kayıp notlarından)

 

 

---

 

عشق، جنون و حکمت

 

‘Eşq, Cenûn ve Hikmet

 

(Aşk, Delilik ve Hikmet)

 

 

---

 

در یکی از شب‌های بارانی بغداد،

Der yekî az şabhâ-yi bârânî-yi Bağdâd,

Bağdat’ın yağmurlu gecelerinden birinde,

 

در کنار دجله،

Der kenâr-i Dejle,

Dicle’nin kıyısında,

 

مردی را دیدم که سر بر زانو گذاشته و ناله می‌کرد.

Merdî râ dîdem ke ser ber zânû gozâşte ve nâle mî-kard.

Başını dizlerine yaslamış, inleyen bir adam gördüm.

 

کنارش نشستم و گفتم:

Kenâraş neşestem ve goftem:

Yanına oturdum ve dedim ki:

 

ــ ای مرد! چرا چنین غمگینی؟

- Ey merd! Çerâ çenîn ğamgînî?

 

Ey adam! Neden bu kadar hüzünlüsün?

 

 

سرش را بلند کرد،

Seraş râ bolend kard,

Başını kaldırdı,

 

و زمزمه کرد:

Ve zemzeme kard:

Ve mırıldandı:

 

"عشق من جانم گرفت و عقل از سر برده است،

زنده‌ام اما چو مردم، دل ز دستم برده است."

"‘Eşq men cânem gereft ve ‘aql ez ser borde est,

Zinde’em ammâ çû merdem, del ze destem borde est."

 

(فضولی - Fuzûlî)

 

 

---

 

با حیرت گفتم:

Bâ heyrat goftem:

Şaşkınlıkla dedim ki:

 

ــ این چه حرفی است؟ مگر عشق انسان را نمی‌سازد؟

- În çe harfî est? Meger ‘eşq ensân râ nemî-sâzad?

 

Bu nasıl bir söz? Aşk insanı inşa etmez mi?

 

 

لبخندی زد و گفت:

Labkhendî zad ve goft:

Gülümsedi ve dedi ki:

 

ــ عشق انسان را می‌سازد،

- ‘Eşq ensân râ mî-sâzad,

 

Aşk insanı inşa eder,

 

 

اما قبل از آن، او را ویران می‌کند.

Amâ qabl az ân, û râ vîrân mî-konad.

Ama ondan önce, onu yerle bir eder.

 

پرسیدم:

Porsîdem:

Sordum:

 

ــ پس چرا مردم از عشق می‌ترسند؟

- Pes çerâ merdum ez ‘eşq mî-tarsend?

 

O halde insanlar neden aşktan korkar?

 

 

چشمانش را بست و زمزمه کرد:

Çeşmânaş râ best ve zemzeme kard:

Gözlerini kapattı ve mırıldandı:

 

"چونکه عشق، جنون است،

و جنون، راه بی‌بازگشت است."

"Çûnke ‘eşq, cenûn est,

Ve cenûn, râh-i bî-bâzgâşt est."

"Çünkü aşk, deliliktir,

Ve delilik, geri dönüşü olmayan bir yoldur."

 

(فضولی - Fuzûlî)

 

 

---

 

چند سال بعد،

Çand sâl ba‘d,

Birkaç yıl sonra,

 

در یکی از خانقاه‌های قدیمی قونیه،

Der yekî az khânaqâh-hâ-yi qadîmî-yi Konya,

Konya’nın eski dergahlarından birinde,

 

کتابی را یافتم،

Ketâbî râ yâftem,

Bir kitap buldum,

 

که بر صفحه‌ی اولش نوشته شده بود:

Ke ber safhe-yi avvaleş neveşte şode bud:

Ve ilk sayfasında şu yazılıydı:

 

"عاشقان را عشق، خاکستر کند،

تا ز خاکستر، پروانه‌ی شمع شوند."

"‘Âşeqân râ ‘eşq, khâkestar koned,

Tâ ze khâkestar, pervâne-yi şem‘ şevend."

"Aşık olanı aşk, kül eder,

Ta ki o külden, mumun etrafında dönen bir pervane doğsun."

 

(فضولی - Fuzûlî)

 

 

---

 

عشق، جنون و وصال

 

‘Eşq, Cenûn ve Vesâl

 

(Aşk, Delilik ve Kavuşma)

 

 

---

 

در یکی از شب‌های سرد قونیه،

Der yekî az şabhâ-yi sard-i Konya,

Konya’nın soğuk gecelerinden birinde,

 

در کنار مزار مولانا نشسته بودم،

Der kenâr-i mezâr-i Mevlânâ neşeste budem,

Mevlana’nın türbesinin yanında oturuyordum,

 

که صدای نی‌نوازی از دور به گوش می‌رسید.

Ke sedâ-yi ney-navâzî ez dûr be gûş mî-resîd.

Uzaklardan bir ney sesi işitiliyordu.

 

چشمانم را بستم و در دل پرسیدم:

Çeşmânem râ bestem ve der del porsîdem:

Gözlerimi kapadım ve içimden sordum:

 

ــ مولانا! عشق چیست؟

- Mevlânâ! ‘Eşq çîst?

 

Mevlana! Aşk nedir?

 

 

و ناگاه، کلماتی در دلم طنین‌انداز شد:

Ve nâgâh, kalemâtî der delem tanîn-endâz şod:

Ve birden, içimde şu sözler yankılandı:

 

"عشق آتشی است که هر چه در تو باشد، می‌سوزاند،

و آنگاه که خاکستر شدی، به وصال می‌رسی."

"‘Eşq âteşî est ke har çe der to bâşed, mî-sûzâned,

Ve ângâh ke khâkestar şodî, be vesâl mî-resî."

"Aşk, içindeki her şeyi yakıp kül eden bir ateştir,

Ve kül olduğunda, kavuşursun."

 

(مولانا - Mevlânâ)

 

 

---

 

با اشک در چشمانم از جا برخاستم،

Bâ eşk der çeşmânem ez câ bar-khâstem,

Gözlerimde yaşlarla ayağa kalktım,

 

و دانستم که عشق،

Ve dânestem ke ‘eşq,

Ve anladım ki aşk,

 

نه در گفتن است و نه در شنیدن،

Na der goften est ve na der şenîden,

Ne söylemekte ne de işitmekte,

 

بلکه در سوختن و گم شدن است.

Belke der sûkhten ve gom şoden est.

Fakat yanmakta ve kaybolmaktadır.

 

 

---

 

Abdurrahman Türkoğlu 

Selçuk Üniversitesi Fars Dili ve Edebiyatı 

Bu yazıya tepkini ver!

Benzer Bloglar