43.06
  
50.17
  
0.00
  
101.18

Tebriz'den Konya'ya

Tebriz'den Konya'ya

TEBRİZ’DEN KONYA’YA

Hayalî Kitap Tanıtımı

Konusu

Bir yol hikâyesi… Konya’dan yola çıkan anlatıcı, Tebriz, Şiraz, Tahran, Kum, Meşhed gibi şehirlerde dolaşır. Her şehirde bir insan hikâyesi, bir mekân, bir şiir çıkar karşısına. Kimi zaman Hafız’ın gazeliyle, kimi zaman Şehriyar’ın türküsüyle… Ama asıl yolculuk, şehirlerden çok insanın kendi içine doğrudur.

Kitap, 12 kısa hikâyeden oluşur. Her bölümün başında Farsça bir beyit, transkripsiyonu ve Türkçe anlamı yer alır.


Tebriz’den Konya’ya – Ön Söz

در بابا، ایلگار گلی‌ر، قار یاخاhey
Heyder Baba, bora gelir, kar yağar…

Bir yolculuk bazen yalnızca kilometre değildir. Bazen insan bir şehrin taşına dokunur, orada kendi kalbini bulur. Bazen de bir kelimenin ardına düşer.

Benim Tebriz’e yolum, bir kış sabahı Hafız’ın bir beyitini okurken başladı. O beyitte şöyle diyordu Hafız:

بیا تا گل برافشانیم و می در ساغر اندازیم
Gel, güller saçalım ve kadehe şarap dolduralım…

O anda anladım ki, İran dediğin yalnızca haritalarda görünen bir ülke değildir. İran, bazen Tebriz’de bir çayhane köşesindeki genç adamın “Bizim də dilimiz Türkçedir, ağabey…” demesidir. Bazen Şiraz’da Hafız’ın mezarı başında insanların içli içli dua etmesidir. Bazen Tahran’da asfaltın üstünde titreyen sıcaklıktır. Bazen Kum’da, kum fırtınasıdır. Bazen de Meşhed’de dervişlerin gözlerindeki suskunluk…

Bu kitabı yazarken düşündüğüm tek şey şuydu: Bize göre İran nasıldır?

Çünkü bize göre İran:

  • Çayın buharında gizli bir sırdır.

  • Şehriyar’ın kara kaşlarında yatan memleket özlemidir.

  • Hafız’ın beyitlerinde uçuşan bir rüzgârdır.

  • Sadi’nin badem şekeri dükkânında duyulan hafif tatlı bir tebessümdür.

Bu kitap, İran’ı ne siyasi raporlarla, ne ansiklopedilerle anlatmak için yazıldı. Bu kitap, İran’ı kendi gözlerimizle, kendi kalbimizle anlatmak için yazıldı.

Çünkü bazen göğün tavanını yarmak gerekir:

فلک را سقف بشکافیم و طرحی نو دراندازیم
Göğün tavanını yaralım ve yeni bir düzen kuralım!

İran’a dair bu yolculukta bana eşlik etmek istersen, sayfaları çevirmeye başla. Belki Tebriz’den çıkarız… ama dönüş yolumuz hep Konya’ya varır. Çünkü her yolculuk, başladığın yere geri dönmek içindir.

Abdurrahman Türkoğlu
Tebriz – Konya Hattı
2025


Kitabın Bölümlerinden Örnek Başlıklar

  • Tebriz’de Kar, Şehriyar’ın Gözleri

  • Tahran’da Asfalt Kokusu

  • Kum’da Kum Fırtınası ve Sadi’nin Öğütleri

  • Şiraz’da Hafız’ın Mezarı Başında

  • Meşhed’de Derviş ve Gümüş Kapı

  • Tebriz’de Bir Çayhane ve Azeri Türküsü

  • Konya’ya Dönen Yol


Tebriz’de Bir Çayhane

Sabah erkendi. Kar yağıyordu. Tebriz’in taş sokakları bembeyaz olmuştu. O kadar sessizdi ki, kendi nefesimi işitiyordum. Bir çayhaneye girdim. Tahta masalar, kırmızı-beyaz çiçekli örtüler…

Bir genç oturuyordu köşede. Gözleri kara, sesi ince. Bana baktı:

— Nerelisen ağabey?

— Konya’dan… dedim.

Gülümsedi. Elindeki ince belli bardağı kaldırdı:

— Bizim də dilimiz Türkçedir, ağabey…

Sonra Şehriyar’dan okudu:

Heyدر بابا، ایلگار گلی‌ر، قار یاخار…

Kar dışarıda hâlâ yağıyordu. Ben düşündüm:

Belki de en çok, içimize yağıyor bu kar…


 

Tebriz’de Bir Çayhane (Devamı)

Genç adam, Şehriyar’ın beyitini okuduktan sonra bir an sustu. Sanki kelimeler dudaklarının ucunda hâlâ titriyordu.

Sonra çaydan bir yudum aldı. Çaydan buhar yükseliyordu. O buhar, Tebriz’in sabah soğuğuna inat, içimizi ısıtıyordu.

— Ağabey, dedi, Şehriyar bazən Farsça da yazar. İran budur işte. Hem Türkçə, hem Farsça… Hem kar, hem güneş… Hem şiir, hem dert…

Sonra masanın üstünde duran küçük defterini açtı. Parmağıyla bir beyiti gösterdi. Farsça yazılmış, kenarları kahverengiye dönmüş sayfalar…

من بیچاره به جز گریه چه کاری دارم؟
به خدا جز غم دل یار و دیاری دارم؟

Transkripsiyon:
Man bî-çâre be coz geriye çe kârî dâram?
Be Hodâ coz gham-e del yâr o diyârî dâram?

Türkçe anlamı:
Ben biçareyim, ağlamaktan başka ne işim var?
Allah’a andolsun, gönül derdinden başka ne yârim var ne diyarım!

Bir an sessizlik oldu. Dışarıda kar hâlâ yağıyordu. Sanki Tebriz, bembeyaz bir sır perdesine bürünmüş gibiydi.

— Ağabey… dedi genç adam.
— Tebriz’in karı çox yağıyor. Amma adamın içinə yağanı var ha… Onu kimse görmez…

Sesinde derin bir sızı vardı. Ben de bir şey söyleyemedim. Yalnızca pencereden dışarı baktım. Kar taneleri birbirine dolanarak süzülüyordu.

Sonra genç adam hafifçe eğildi. Sanki sır verir gibi:

— Şehriyar der ki, “Kalp, dilin kabuğunda gizli incidir.” İran böyledir, ağabey… Dışarıdan bir ülke görünür… İçerisi derttir, kelamdır, sevdadır…

Sonra mırıldandı:

بیا تا گل برافشانیم…
Gel, güller saçalım…

Ben de ona baktım. Sanki Konya’dan çıkıp Tebriz’e gelmemin tek sebebi bu cümleymiş gibi… Çünkü bazen yol, bir kelime uzunluğundadır.

Çaylarımız bitti. Hesabı ödeyip kalktık. Kapıdan çıktığımızda kar diz boyuydu. Tebriz’in sokakları sessizdi. Ama içimizde Hafız’ın sesi yankılanıyordu:

فلک را سقف بشکافیم و طرحی نو دراندازیم
Göğün tavanını yaralım ve yeni bir düzen kuralım!

 

Tahran’da Asfalt Kokusu

Tahran’a vardığımda, akşam olmak üzereydi. Şehir, uzaktan bakınca sisle dolu bir labirente benziyordu. Hava sıcak, asfalt kokusu ağır. Otobüs terminalinden çıktım. Sokak lambalarının turuncu ışığı, kalabalığın üzerine yağmur gibi dökülüyordu.

Bir köşede su satan çocuklar, ellerinde plastik şişeler. Yoldan geçen arabalardan çığlık gibi korna sesleri. Tahran, insanı içine çeken bir girdap gibi… Hem çekiyor, hem yoruyor.

Bir duvarın dibine iliştim. Nefes almak istedim. Fakat Tahran’ın nefesi bile asfalt kokuyordu.

Yanıma yaşlı bir adam geldi. Saçları bembeyaz, sakalı seyrek. Yüzünde derin çizgiler. Elinde küçük bir kitap. Hafifçe eğildi:

— Nerelisin evlat?

— Konya’dan… dedim.

Gözleri parladı. Kitabı açtı. Hafız’dan bir beyit okudu:

دل می‌رود ز دستم صاحب دلان خدا را
دردا که راز پنهان خواهد شد آشکارا

Transkripsiyon:
Del miravad ze destem, sâheb-delân, Khodâ râ
Derdâ ke râz-e penhân, khâhad şod âşekârâ

Türkçe anlamı:
Kalbim elimden gidiyor, ey kalp sahipleri, Allah aşkına yardım edin!
Ah, ne yazık ki gizli sırlar bir gün ortaya çıkacak…

Adam derin bir nefes aldı. Asfaltın kokusunu bile bastıran eski kitap kokusu yayıldı aramıza.

— Evlat… dedi, Tahran’ın sokakları Hafız’ın beyitleriyle doludur. Ama kimse dönüp bakmaz. Çünkü herkesin gözü asfaltın üstündeki dolarla, tümenle, ekmek parasıyla… Oysa kalp, asfalt kokusuna alışınca, şiiri duymaz olur.

Bir an sustu. Sonra gözlerini caddelere çevirdi.

— Tahran, dedim, çok büyük. Ama insan bazen kalabalıkta daha çok yalnız kalıyor…

Adam başını salladı. Hafifçe gülümsedi:

— Yalnızsan iyidir evlat. Çünkü yalnız olan, kalbini duyar. Kalabalıkta insan kendini bile duyamaz…

Bir yandan araba farları, bir yandan Hafız’ın beyitleri… Tahran gecesi üzerimize çöktü.

Adam tam yanımdan ayrılacakken elime küçük kitabı tutuşturdu.

— Al evlat… dedi. Hafız’dan beyitler… Tahran’ı anlamak istersen, bu kitabı oku.

Sonra kayboldu kalabalığın içinde.

Ben de kitabı açtım. Birinci sayfada yazıyordu:

فلک را سقف بشکافیم و طرحی نو دراندازیم
Göğün tavanını yaralım ve yeni bir düzen kuralım!

Ben o gece Tahran’da anladım:

Asfalt kokusu geçer, şiir kalır.

Tahran’da Asfalt Kokusu (Devamı)

O yaşlı adam kalabalığa karışıp gidince elimde Hafız divanıyla kaldım. Kitabın kapağını kokladım; eski kâğıt, toz, biraz da zaman kokuyordu.

Caddeye çıktım. İnsan seli akıyordu. Trafik ışıkları bile sanki çığlık çığlığa. Bir tabela dikkatimi çekti:

خیابان ولیعصر
Kıyâbân-e Veliasr

Tahran’ın en uzun caddesi… Hem gövdesi kalabalık, hem ruhu yorgun.

Yavaşça yürüdüm. Kaldırım taşlarının arasında eski çiklet kâğıtları, kırık sigara izmaritleri. Bir duvarın üstüne sprey boyayla yazılmıştı:

زندگی یعنی جنگیدن
Zendegi yani jângîdan

Transkripsiyon:
Zendegi yani jangidan

Türkçe anlamı:
Hayat demek, savaşmak demektir.

Bir süre durdum o yazının önünde. Çünkü Tahran’da herkes bir şeyle savaşıyor gibiydi. Kimi geçimle, kimi yasaklarla, kimi yalnızlığıyla…

Bir dükkâna girdim. Kitapçı. Raflarda kitaplar üst üste yığılmış. İranlı genç bir kız, başında siyah örtü, gözlüklerinin ardından bana baktı.

— Yardım edeyim mi? dedi.

— Hafız’ın Farsça divanı var mı?

Gülümsedi. Rafların arkasından ince bir kitap çıkardı. Kapağı lacivert, üzerinde yaldızlı harfler:

دیوان حافظ

Divan-ı Hafız.

Kitabı elime alınca genç kız sessizce okudu:

اگر آن ترک شیرازی به دست آرد دل ما را
به خال هندویش بخشم سمرقند و بخارا را

Transkripsiyon:
Agar ân Türk-e Şirâzî be dest ârad del-e mâ râ
Be hâl-e Hinduyîş bexşam Semerkand o Buxârâ râ

Türkçe anlamı:
O Şirazlı Türk, kalbimi ele geçirirse,
Onun Hindistan benindeki güzellik için Semerkand’ı ve Buhara’yı feda ederim.

Sonra bana baktı:

— İran’ı anlamak istersen, Hafız’dan başla… dedi. Sonra alçak sesle ekledi:
— Ama dikkat et… Hafız bazen kalbini de ele geçirir.

Gülümsedim. Dükkândan çıktım.

Tahran’ın caddelerinde yürürken düşündüm:

Belki de herkesin Semerkand’ı, Buhara’sı vardır… Ama bazen hepsi bir Hindistan beni kadar küçük bir şey için feda edilir.

Akşam indi. Şehrin üstünü siyah bir örtü gibi kapattı. Trafik, kornalar, motor sesleri… Ve Hafız’ın beyitleri hâlâ aklımda çınlıyordu.

O gece, Veliasr Caddesi boyunca yürürken şunu anladım:

Tahran’da asfaltın altı şiirle doludur. Ama herkes yalnızca asfaltı görür.

 

Kum’da Kum Fırtınası ve Sadi’nin Öğütleri

Tahran’dan Kum’a doğru yola çıktım. Otobüs, sonsuz sarı bir düzlüğün içinden ilerliyordu. Camdan baktım: ufuk çizgisiyle gökyüzü birbirine karışmış. Göz alabildiğine kum, taş, toz…

Bir anda rüzgâr çıktı. Kum fırtınası… Gökyüzü sarıya döndü, gün ışığı bile toz bulutunun ardına saklandı. Otobüs şoförü hafifçe döndü:

— نگران نباش…
— Negarân nebaş… (Endişelenme…)

Dedi ama sesi de pek emin gelmiyordu.

Kum’a vardığımızda gözlerim yanıyordu. Hava hâlâ puslu. Şehrin tozlu sokaklarında yürümeye başladım. Bir cami avlusunda durdum. Eski taş duvarlar, duvarda kocaman yazılmış bir beyit:

بنی آدم اعضای یک پیکرند
که در آفرينش ز یک گوهرند

Transkripsiyon:
Banî Âdem a’zâ-ye yek peykerend
Ke der âferîneş ze yek gohârend

Türkçe anlamı:
Âdemoğlu bir vücudun organları gibidir.
Yaratılışta aynı özdendirler.

Altına küçük harflerle yazılmıştı: Sadi-yi Şirazi.

Bir yaşlı adam geldi yanıma. Elinde eski bir kitap. Başındaki sarığı tozlanmış. Beni görünce hafifçe gülümsedi:

— Nerelisin evlat?

— Konya’dan… dedim.

Birden gözleri parladı:

— Konya, Mevlânâ… Kum, Sadi… Bizim derdimiz aynı evlat. Hem sizde dönmek var, bizde söylemek. Mevlânâ dönerken Sadi öğüt verir. Ama ikisi de kalbe seslenir.

Kitabını açtı. Parmaklarıyla sayfaları çevirdi. Hafif titrek bir sesle okudu:

چو عضوی به درد آورد روزگار
دگر عضوها را نماند قرار

Transkripsiyon:
Ço ozvî be dard âvered ruzegâr
Degar ozvhâ râ nemâned qarâr

Türkçe anlamı:
Zaman bir organı acıtacak olursa,
Diğer organlar da rahat edemez.

Sonra bana baktı:

— Kum fırtınası da böyledir evlat… Bir tane kum tanesi savrulsa, hepsi birbirine karışır. İnsan da böyledir. Birinin derdi varsa, hepimizde sızı olur. Ama bu zaman, herkesin kendi derdine düştüğü zaman…

Bir süre suskun durduk. Kum fırtınası yeniden hafifçe başladı. Toz, havada ince bir tül gibi dolanıyordu. Adam, sarığının kenarını düzeltti.

— Sadi der ki evlat… İnsan ancak başkasının derdini hissederse insandır. Gerisi kum gibidir. Savrulur gider…

Sonra avludan çıkıp yavaşça kayboldu.

Ben de duvara bakakaldım. Sadi’nin beyiti, kumun tozu gibi gözümün önünden gitmiyordu:

بنی آدم اعضای یک پیکرند
که در آفرينش ز یک گوهرند

Düşündüm:

Kum fırtınası diner bir gün. Ama insanın içindeki fırtına bazen hiç dinmez.

 

Kum’da Kum Fırtınası ve Sadi’nin Öğütleri (Devamı)

Yaşlı adam avludan kaybolduktan sonra bir süre taş duvara yaslanıp kaldım. Kum fırtınası hafiflemişti, ama hava hâlâ pusluydu. Toz, dudaklarımda acı bir tat bırakıyordu.

Avludan dışarı çıkınca küçük bir çayhane gördüm. Tahta bir tabela: چایخانه سعدی — “Çayxâne-ye Sâdi.”

İçeri girdim. Sade bir yerdi. Kırık dökük tahta masalar, plastik örtüler. Çay ocağının arkasında genç bir delikanlı, başında beyaz kefiye, gözleri sürmeli gibi kara. Beni görünce gülümsedi:

— خوش آمدی برادر…
— Hoş âmedi, berâder… (Hoş geldin kardeşim…)

— Sağ ol… dedim. Kum çok savuruyor bugün…

Genç çocuk omzunu silkti.

— Kum şehridir bura… Kum durmaz. Fırtına da dinmez. Biz alışmışız, ama adamın içindəki fırtına daha zordur…

Sonra küçük bakır bir çaydanlıkla önüme çay getirdi. Çaydan buhar çıkıyordu. Masaya oturdum. O sırada çayhane duvarında eski bir çerçeve dikkatimi çekti. İçinde sararmış bir kâğıt, üstünde Sadi’den bir beyit:

تو کز محنت دیگران بی‌غمی
نشاید که نامت نهند آدمی

Transkripsiyon:
To ke ze mehnat-e digarân bî-ghamî
Neşâyed ke nâmet nehend âdemî

Türkçe anlamı:
Sen ki başkasının sıkıntısından habersizsin,
Sana insan adı verilmesi layık değildir.

Çocuk gözümün baktığı yeri fark etti. Hafif sesle okudu:

— Sadi der ki… başqasının dərdini duymayan, insan deyil. İnsan olmaq, bir az da başqasının ağrısını duymaktır.

Bir süre ikimiz de sustuk. Çaydanlık tıkır tıkır ses çıkarıyordu. Dışarıda kum savruluyor, bazen pencereleri dövüyordu.

Genç çocuk, bakışlarını pencerenin dışına çevirdi.

— Ağabey… Kum şehrində, adamların gözleri bazən kör olur. Kumdan deyil… dərddən. Herkes baxar, amma görməz.

Ben başımı salladım. Birden Mevlânâ geldi aklıma. Kum’dan Konya’ya, bir çizgi gibi: “Ne ararsan kendinde ara…”

Sonra çocuğa döndüm:

— Sen hiç Konya’ya gittin mi?

Gülümsedi.

— Yox, amma çox dinlemişəm. Deyirler, Konya’da dönen adamlar var… Burada isə durmağa çalışan adamlar var. Bəlkə də fərq bu…

Bir an sustuk. Kum fırtınası yeniden hızlandı. Toz, çayhane kapısından içeri sızıyordu.

Genç çocuk hafifçe mırıldandı:

بنی آدم اعضای یک پیکرند…

Ben de devamını fısıldadım:

که در آفرينش ز یک گوهرند…

Sonra düşündüm:

Kum fırtınası diner belki… Ama Sadi’nin öğütleri, insanın içindeki fırtınaya ilaç olur mu, bilinmez…

 

Şiraz’da Hafız’ın Mezarı Başında

Kum’dan ayrılıp Şiraz’a doğru yola çıktım. Yol boyunca otobüsün camından bakarken düşündüm: Kum’da kum fırtınası vardı… Şiraz’da ise gül fırtınası olur derler.

Şehir girişinde dev bir tabela karşıladı beni:

شیراز، شهر گل و بلبل
Şiraz, Şehr-i Gol o Bolbol

Türkçe anlamı:
Şiraz, Gül ve Bülbül Şehri

Hava hafif ılık. Rüzgâr bile gül kokuyordu. Sokaklarda asmalar, portakal ağaçları. Bambaşka bir İran’dı burası. Ne Tebriz’in karı, ne Tahran’ın asfalt kokusu, ne Kum’un tozu… Burası Hafız’ın şehriydi.

Hafız’ın mezarını buldum. Girişte taş bir kemer, avluya yayılan gölge. İçerisi kalabalıktı. Kadınlı erkekli insanlar, ellerinde kitaplar, hafifçe mırıldanıyorlardı. Kimi dua ediyor, kimi beyit okuyordu.

Mezarın başına yaklaştım. Beyaz mermerin üstüne yazılmış dizeler:

الا یا ایها الساقی ادر کاسا و ناولها
که عشق آسان نمود اول ولی افتاد مشکل‌ها

Transkripsiyon:
Elâ yâ eyyuhâ’s-sâkî, edir kâsâ ve nâvıl-hâ
Ke ‘eşk âsân nemûd evvel ve li oftâd müşkel-hâ

Türkçe anlamı:
Ey sakî! Haydi doldur kadehi ve uzat bana.
Aşk önce kolay göründü, meğer ne zormuş sonu…

Yanımda genç bir kız durmuş, başında çiçek desenli eşarp. Hafifçe bana döndü:

— Nerelisin?

— Konya’dan… dedim.

Gülümsedi.

— Mevlânâ’nın şehri… Hafız’ın şehriyle iyi anlaşır. Mevlânâ döner, Hafız söyler… Ama ikisi de kalbe yol açar.

Sonra gözleri dolu dolu oldu. Mırıldandı:

عشق دردی است که درمانش تویی
هر چه می‌خواهی بکن فرمانش تویی

Transkripsiyon:
‘Eşk dardî est ke dermaneş tuyî
Herçe mîkhâhî be-kon, fermâneş tuyî

Türkçe anlamı:
Aşk öyle bir derttir ki, dermanı sensin.
Ne istersen yap, çünkü hükmü sensin.

Sonra mezarın başına doğru eğildi. Avuçlarını Hafız’ın taşına koydu. Hafifçe fısıldadı:

— İran’ın sırrı burada ağabey. Ne rejimde, ne sokakta… İran, Hafız’ın beyitlerinde gizli. Çünkü Hafız, hem derttir, hem teselli…

Ben o an fark ettim ki, Hafız’ın mezarı yalnızca bir taş değil. İnsanların yüzünde, sesinde, gözyaşında dolaşan bir şiirdi sanki.

Dışarı çıktım. Şiraz’ın sokaklarında yürürken gül kokusu içime doluyordu. Ve aklımdan şu geçti:

Belki de Hafız’ın mezarı, İran’ın en canlı yeridir. Çünkü her gün yeniden şiirle doğuyor.

Şiraz’da Hafız’ın Mezarı Başında (Devamı)

Hafız’ın mezarının başında genç kızla konuşurken etrafımızda hâlâ beyitler fısıldanıyordu. Kalabalığın arasında yaşlı bir adam dikkatimi çekti. Saçları bembeyaz, sakalı ipek gibi ince. Üzerinde uzun, lacivert bir cübbe. Elinde eski bir kitap.

Yaklaştı bana. Gözlerinin içi gülüyordu.

— Nerelisin evlat?

— Konya’dan… dedim yine.

— Mevlânâ’nın şehri… dedi. Sonra hafifçe başını salladı.
— Mevlânâ’nın Mesnevi’si, Hafız’ın Divan’ına selâm gönderir her gece…

Elindeki eski kitap sararmıştı. Parmaklarını sayfalar üzerinde gezdirdi. Sonra yüksek sesle okudu:

نصیحت گوش کن جانا که از جان دوست‌تر دارند
جوانان سعادتمند پند پیر دانا را

Transkripsiyon:
Nasîhat guş kon cânâ, ke ez cân dûst-ter dârend
Cevânân-i sa’âdet-mend, pend-i pîr-i dânâ râ

Türkçe anlamı:
Ey can! Öğütleri dinle, çünkü bil ki, gençler
Bilge ihtiyarın nasihatini candan daha çok severler.

Sonra bana baktı:

— Hafız yalnız aşktan bahsetmez, evlat. O bazen öyle bir öğüt verir ki, insan ne aşktan vazgeçer, ne de aklından. İran budur işte… Aşkın ve aklın arasında ince bir yol.

Ben sustum. Çünkü Hafız’ın mısraları bile Şiraz’ın havasına karışmış gibiydi.

O sırada mezarın yanına başka bir grup yaklaştı. Gençler ellerinde telefonlarla mezarın üstündeki mermere dokunuyor, sosyal medyaya canlı yayın yapıyorlardı. Yaşlı adam içini çekti.

— Hafız bir gün kalksa, bu hâle ne derdi acaba? dedi. Sonra hafifçe güldü.
— Ama belki de Hafız en çok bunu isterdi. Çünkü Hafız’ın tek isteği hep okunmak, hep söylenmekti…

Bir süre etrafa baktık. Portakal ağaçları rüzgârda hafifçe sallanıyor, avlunun ortasında kuşlar dolaşıyordu. Yaşlı adam tekrar konuştu:

— Şiraz’da iki şey hiç tükenmez, evlat: Gül ve beyit. Ama üçüncü bir şey daha var: Dert… Çünkü Hafız der ki:

من نه آن رندم که ترک شاهد و ساغر کنم
محتسب داند که من این کارها کمتر کنم

Transkripsiyon:
Man ne ân rendem ke tork-e şâhed o sâgher konem
Mohtesib dâned ke man in kâr-hâ kamter konem

Türkçe anlamı:
Ben öyle bir serseri değilim ki sevgiliyi ve kadehi terk edeyim.
Müfettiş iyi bilir ki, ben bu işleri pek az yaparım…

Sonra göz kırptı:

— Hafız’ın bu haline bile gülmez misin evlat? İran budur işte… Şiir, biraz oyun, biraz dert…

Bir an düşündüm. Hafız’ın mezar taşına dokundum. Taş bile sanki sıcaktı. Rüzgârla gül kokusu karışıyordu.

Sonra kendi kendime mırıldandım:

Belki de Hafız hâlâ yaşıyor. Çünkü insanlar onu okumaktan hiç vazgeçmiyor.

 

Meşhed’de Derviş ve Gümüş Kapı

Şiraz’dan ayrıldım. Yol uzundu. Tahran’ı, Semnan’ı, Nişabur’u geçtim. Meşhed’e vardığımda sabah olmuştu. Güneş yeni doğuyordu. Şehir, altın sarısı bir toza bulanmış gibiydi.

Meşhed’in üstünde hep hafif bir buğu vardır. İnsan şehrin sokaklarında yürürken bile başka bir âleme girmiş gibi hisseder kendini.

İmam Rıza türbesine doğru yürüdüm. Minareler mavi çinilerle süslüydü. Avluda binlerce insan… Kimi dua ediyordu, kimi oturmuş yalnızca susuyordu.

Türbenin gümüş kapısına yaklaştım. Güneş ışığı, kapının üstünde yaldız gibi parlıyordu. Tam o sırada bir derviş yanıma geldi. Üstünde tozlu beyaz bir hırka, saçları omzuna dökülmüş, gözleri uzaklara bakıyordu.

Yavaşça bana seslendi:

— Nerelisin evlat?

— Konya’dan… dedim.

Bir anda yüzü aydınlandı.

— Konya… Mevlânâ… Meşhed… Rıza… Yol birdir evlat. İster Konya’da dön, ister Meşhed’de dua et… Yol hep kalbe çıkar.

Sonra türbenin gümüş kapısına elini koydu. Gözleri doldu. Hafif bir sesle okudu:

دل داده ام بر باد، بر هر چه بادا باد
مجنون تر از لیلی، شیرین تر از فرهاد

Transkripsiyon:
Del dâde-em ber bâd, ber her çe bâdâ bâd
Mecnûn-tar ez Leylî, Şîrîn-tar ez Ferhâd

Türkçe anlamı:
Gönlümü rüzgâra verdim, ne olursa olsun…
Leylî’den daha Mecnûn, Ferhâd’dan daha Şirîn’im.

Sonra bana döndü:

— Meşhed’de herkes dilek diler evlat. Ama en büyük dilek, insanın içindeki zinciri kırmasıdır. Gümüş kapılar güzeldir… ama asıl kapı insanın kalbindedir.

Ben sustum. Çünkü dervişin sesi Meşhed’in sabahına karışmıştı.

Birden kalabalığın içinden biri bağırdı:

— حاجت می‌گیری!
— Hâcet migîrî! (Dileğini alırsın!)

İnsanlar kapıya ellerini sürüyor, dualarını fısıldıyordu. Gümüş kapı binlerce parmak izine bezenmişti.

Derviş yine konuştu:

— Evlat… Hafız der ki:

چو دلبرانه نگویم حدیث دل با کس
زبان حال من این بس که راز پوشیده ست

Transkripsiyon:
Ço delberâne negooyem hadîs-e del bâ kes
Zebân-e hâl-e men in bes ke râz pûşîde est

Türkçe anlamı:
Gönül sırlarını kimseyle sevgili gibi konuşmam.
Benim hâlimin dili yeter ki sırlar örtülüdür.

Sonra avucunu açtı. İçinden bir gümüş anahtar çıkardı.

— Bunu sana vermiyorum evlat… Çünkü kapıyı senin açman gerek. Ama unutma… Gümüş kapı burada, altın kapı gönüldedir.

Sonra kayboldu kalabalığın içinde.

Ben gümüş kapıya baktım. İnsanların elleri hâlâ üstündeydi. Ve içimden geçirdim:

Meşhed’de en çok kalabalık var… Ama insan yine de en çok burada yalnız hissediyor kendini.

Sonra Hafız’ın beyitini mırıldandım:

دل داده ام بر باد، بر هر چه بادا باد…

 

Meşhed’de Derviş ve Gümüş Kapı (Devamı)

Dervişin kalabalıkta kaybolduğu o an, etrafımdaki uğultu daha da büyüdü. Türbenin avlusunda yüzlerce insan vardı. Kimisi ellerini dua için açmış, kimisi yere başını dayamış sessizce ağlıyordu.

Benim önümde genç bir adam duruyordu. Saçları kısa, üstünde koyu yeşil bir mont. Gözleri kızarmış, sanki uzun zamandır uykusuz. Elini gümüş kapıya sürerken dudaklarından şu kelimeler dökülüyordu:

یا امام رضا، دستمو بگیر…
Yâ Imâm Rezâ, dastamo begîr… (Ey İmam Rıza, elimi tut…)

Sonra başını eğdi. Gözlerinden yaşlar süzüldü.

Birden bana döndü:

— Nerelisin ağabey?

— Konya’dan… dedim.

Bir an gözleri ışıldadı.

— Mevlânâ… dedi.
— Biz de Rıza’ya koşarız, siz Mevlânâ’ya… Ama derdimiz birdir, ağabey. İnsan hep içindeki boşluğu doldurmak ister.

Sonra cebinden eski, buruşmuş bir kâğıt çıkardı. Titreyen parmaklarıyla açtı. Üzerinde Hafız’ın dizeleri:

شب تاریک و بیم موج و گردابی چنین هایل
کجا دانند حال ما سبکباران ساحل‌ها

Transkripsiyon:
Şeb târîk o bîm-e mouvc o gardâbî çenîn hâ’el
Kocâ dânend hâl-e mâ, sebok-bârân-e sâhel-hâ

Türkçe anlamı:
Gece karanlık, dalga korkutucu ve girdap böylesine dehşetli.
Bizim hâlimizi nereden bilsin kıyının yükü hafif insanları?

Genç adam gözlerini yere indirdi.

— Meşhed… dedi.
— Burada herkes dilek diler. Ama bazen insanın kendi kendine bile söyleyemediği dilekleri vardır. Hafız bilir bunu… Kıyıda duran, denizin derinliğini bilmez.

Bir süre sessizlik oldu. Sadece kalabalığın uğultusu ve dua sesleri…

Sonra genç adam mırıldandı:

— Gümüş kapıya dokunmak yetmiyor bazen ağabey… Kapının ardını açmak için insanın kendi içindeki kapıyı açması lazım…

Ben başımı salladım. Dervişin sözleri hâlâ kulağımdaydı:

Altın kapı gönüldedir…

Gümüş kapıya yaklaştım. Ellerimi dokundurdum. Kapı, binlerce parmak iziyle sanki pul pul ışıldıyordu. Soğuk metale ellerimi yasladım. Ve içimden bir şeyler fısıldadım:

Belki de en büyük hâcet, insanın içindeki fırtınanın dinmesidir…

Sonra gözlerimi kapattım. O kalabalığın ortasında, sanki bir anlık sessizlik oldu. Hafız’ın dizeleri aklımda döndü durdu:

دل داده ام بر باد، بر هر چه بادا باد…

Ve içimden geçirdim:

Meşhed’de anladım ki, bazen dua, sadece dilek istemek değil… Bazen dua, insanın kendi kendisiyle yüzleşmesidir.

Tebriz’de Bir Çayhane ve Azeri Türküsü

Meşhed’den ayrıldıktan sonra yollar beni yeniden Tebriz’e getirdi. Sanki bu yolculuğun başı da sonu da Tebriz’deymiş gibi…

Tebriz’e vardığımda hava serindi. Kar henüz yağmıyordu ama havada keskin bir soğuk vardı. Sokaklarda eski taş binalar, küçük dükkânlar, bakır ustalarının çekiç sesleri…

Bir çayhaneye girdim. Tabelasında yazıyordu: Çayxâne Şehriyar.

İçeri girince yüzüme sıcak bir hava vurdu. Tahta masalar, çiçek desenli masa örtüleri, duvarda Şehriyar’ın büyük bir fotoğrafı asılıydı.

Çayhanenin köşesinde yaşlı bir adam oturuyordu. Gözleri kara, yüzü kırış kırış, elleri masanın üzerinde kenetli.

Beni görünce başını kaldırdı:

— Nerelisen ağabey?

— Konya’dan… dedim.

Gülümsedi.

— Konya… Mevlânâ… Bizim de könlümüz oradadır. Amma bizim dilimiz de türkçədir ağabey…

Sonra çayından bir yudum aldı. Hafifçe mırıldanmaya başladı:

Heyدر بابا، ایلگار گلی‌ر، قار یاخار…
Heyder Baba, ilgar gelir, kar yağar…

Ben de eşlik ettim. O an çayhane, sanki küçük bir konser salonuna dönmüştü.

Yaşlı adam gözlerini duvara çevirdi. Duvarda asılı bir kâğıtta Şehriyar’dan beyitler yazılıydı:

من نه آن رندم که ترک شاهد و ساغر کنم
محتسب داند که من این کارها کمتر کنم

Transkripsiyon:
Man ne ân rendem ke tork-e şâhed o sâgher konem
Mohtesib dâned ke man in kâr-hâ kamter konem

Türkçe anlamı:
Ben öyle bir serseri değilim ki sevgiliyi ve kadehi terk edeyim.
Müfettiş iyi bilir ki, ben bu işleri pek az yaparım…

Yaşlı adam gülümsedi:

— Şehriyar’ın derdi böyledir ağabey… Hem meyhaneye gider, hem gönlü dervişhanededir. İran budur işte. Adam hem âşıq olur, hem derviş… Hem şiir yazar, hem susar…

Sonra ellerini kaldırıp bir türkü söylemeye başladı. Sesi titrek ama içliydi:

Ayrılıq, ayrılıq, aman ayrılıq
Hər bir dərdə salan, yaman ayrılıq

Türkünün sözleri çayhaneye doldu. Sanki duvarlar bile dinliyordu.

Bir an gözleri doldu. Bana döndü:

— Ağabey… Tebrizdə bir söz var: “Adam güləndə də ağlayar.” (İnsan gülerken de ağlar.) Bizim gülüşümüzün altında həmişə dert var…

Sonra tekrar çayından bir yudum aldı. Hafifçe fısıldadı:

— Amma bir də Hafız der ki…

دل داده ام بر باد، بر هر چه بادا باد…

Transkripsiyon:
Del dâde-em ber bâd, ber her çe bâdâ bâd

Türkçe anlamı:
Gönlümü rüzgâra verdim, ne olursa olsun…

— İran budur, ağabey… Gönlünü rüzgâra verirsən, sonra qar yağar… Heyder Baba da baxar…

Ben sustum. Çünkü bazen kelimeler, çayın buharında eriyip gider. O çayhaneden çıktığımda Tebriz’in soğuğu yüzüme vurdu. Ama içim sıcaktı. Çünkü biliyordum:

Tebriz’de türkü söyleyen adamlar var oldukça, şiir bitmez.

Tebriz’de Bir Çayhane ve Azeri Türküsü (Devamı)

Yaşlı adam türküsünü bitirdiğinde çayhane bir süre sessizliğe büründü. Sadece çay kaşıklarının bardaklara vurma sesi, arada bir çayın fokurtusu duyuluyordu.

Adam hafifçe öksürdü, masanın üstündeki tespihi elinde çevirmeye başladı. Sonra derin bir nefes aldı.

— Ağabey… dedi.
— Tebriz’de her adam bir hikâyədir. Amma adamlar çox susar.

Ben başımı salladım. Çünkü suskunluk, bazen kelimeden daha çok şey anlatır.

Sonra yavaşça bana döndü. Gözleri uzaklara dalmıştı:

— Bilirsən ağabey… Şehriyar der ki:

ای ترک غزلخوان من ای مطرب شیرین سخنم
بردی دل و دین از من و درعوض از تو چه کنم

Transkripsiyon:
Ey Türk-e ghazal-khân-e men, ey motreb-e shirîn sokhan-am
Bordî del o din az men o dar avaz az to che konam

Türkçe anlamı:
Ey benim gazel okuyan Türk’üm, ey tatlı sözlü şarkıcım!
Sen benden kalbimi ve imanımı aldın, karşılığında sana ne vereyim?

Sonra bana baktı.

— Tebriz’de her şey şiirdir ağabey… Ama şiirin də bir dərdi var. Adam bazən şiirle ağlar, bazən şiirle güler…

Bir süre sustuk. Sonra çayhanenin kapısı açıldı. İçeri genç bir delikanlı girdi. Üzerinde deri mont, boynunda yün atkı. Elinde bağlama. Bağlamayı sandalyeye koydu. Çaycı ona gülerek seslendi:

— Hə, Əli… bu gün nə oxuyursan? (Ee Ali… bugün ne söylüyorsun?)

Ali hafifçe gülümsedi. Bağlamasını aldı. Tellerini yokladı. Sonra gözlerini yumdu ve söylemeye başladı:

Tebriz’in yolları dumanlı olur
Aşık olanın yüreciği yanar, kül olur…

Bağlamanın sesi çayhaneyi doldurdu. Yaşlı adam gözlerini kapattı. Dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm vardı.

Türkü bitince Ali, Hafız’dan bir beyit okudu:

بیا تا گل برافشانیم و می در ساغر اندازیم
فلک را سقف بشکافیم و طرحی نو دراندازیم

Transkripsiyon:
Biyâ tâ gol bar-afşânîm o mey der sâgher endâzîm
Falak râ saqf beş-kâfîm o tarhî-now der-endâzîm

Türkçe anlamı:
Gel, güller saçalım ve kadehe şarap dolduralım.
Göğün tavanını yaralım ve yeni bir düzen kuralım!

Ali bağlamasını usulca bıraktı. Gözleri hâlâ nemliydi.

— Ağabey… dedi.
— Tebriz’de adam Hafız oxuyur, amma qəlbi Şehriyar’da qalır… İran budur. İki dildə, bir dərdə…

Yaşlı adam başını salladı.

— Doğru dedin, Ali… Tebriz’in karı yağar… amma adamın içində yağan kar daha betərdir…

Ben o an düşündüm:

Tebriz’de kar yalnız gökten yağmaz. Bazen insanın kalbine de yağar… Ve o kar, bazen hiç erimez.

 

Konya’ya Dönen Yol

Tebriz’den ayrılmadan önce son bir kez çarşıya uğradım. Bakırcıların çekiç sesleri, sokakta satılan sıcak çörek kokusu, insanların telaşlı adımları… Bütün bunlar, sanki “gitme” diyor gibiydi bana.

Ama yol çağırıyordu. Konya’ya… Kendi şehrime…

Otobüse bindiğimde kar yavaş yavaş yağmaya başlamıştı. Tebriz’in karı, vedanın karıydı. Camdan dışarı bakarken düşündüm:

Ne çok şehir gördüm… Ne çok insan… Ama insan, döne döne yine başladığı yere varıyor.

Yol uzun sürdü. İran’ın düzlükleri, dağları, köyleri bir film şeridi gibi aktı gözümün önünden. Şoförün teyibinde eski bir Azeri türküsü çalıyordu:

Ayrılıq, ayrılıq, aman ayrılıq…

Her nakarat içime işledi. Çünkü bu yolculuk, ayrılıkların da yolculuğuydu.

Gözlerim kapanmak üzereyken hafızamda Meşhed’in gümüş kapısı, Şiraz’ın gül kokusu, Kum’un kum fırtınası, Tahran’ın asfalt kokusu, Tebriz’in türküsü dolaşıyordu.

Birden Hafız’ın beyiti geldi aklıma:

دل می‌رود ز دستم صاحب دلان خدا را
دردا که راز پنهان خواهد شد آشکارا

Transkripsiyon:
Del miravad ze destem, sâheb-delân, Khodâ râ
Derdâ ke râz-e penhân, khâhad şod âşekârâ

Türkçe anlamı:
Kalbim elimden gidiyor, ey kalp sahipleri, Allah aşkına yardım edin!
Ah, ne yazık ki gizli sırlar bir gün ortaya çıkacak…

Sabah Türkiye sınırını geçtiğimizde, kalbim kıpır kıpırdı. Sanki Mevlânâ, uzaklardan sesleniyordu:

Gel… ne olursan ol yine gel…

Konya tabelasını görünce gözlerim doldu. Çünkü insan, ne kadar uzaklara gitse de, gönlünün haritası hep bir tek yeri işaret ediyor.

Otogarda indim. Hava soğuktu. Ama Konya’nın soğuğu bile sıcak geldi bana. Çünkü o soğukta bile memleketin kokusu vardı.

Bir çay ocağına girdim. Tahta masalar, demli çay… Masanın köşesine oturdum. Defterimi çıkardım. Ve ilk cümleyi yazdım:

“Bize göre İran, bir beyit uzunluğundadır. Ve o beyitte hem dert, hem umut, hem gül, hem de kar vardır.”

Sonra düşündüm:

İran’dan döndüm… ama aslında hâlâ oradayım. Çünkü İran, insanın içindeki yerdir.

Çaydan bir yudum aldım. Ve Hafız’ın dizelerini mırıldandım:

بیا تا گل برافشانیم و می در ساغر اندازیم…
Gel, güller saçalım ve kadehe şarap dolduralım…


Kitap biterken…
Bu satırlarla “Tebriz’den Konya’ya” yolculuğu tamamlanıyor. Ama belki de asıl yolculuk şimdi başlıyor… İçimizde.


Konya’ya Dönen Yol (Alternatif Son)

Konya’ya vardığımda gökyüzü bulutluydu. Hava gri. Ama bu gri, Tebriz’in karanlığı gibi değildi. Bu, memleketin grisi…

Otogardan çıktım. Caddelere baktım. İnsanlar aceleyle yürüyordu. Kimisi simit satıyor, kimisi elinde telefon… Ama yüzlerinde başka bir dinginlik vardı.

Bir köşe başında durdum. Gözlerimi kapadım. Hafız’ın, Şehriyar’ın, Sadi’nin dizeleri zihnimde dönüyordu. Kum fırtınasının tozları bile hâlâ ciğerimde gibiydi. Ama içimde bir ses fısıldadı:

Yol bitti. Ama yol, bitmek için yoktur.

Sonra kendi kendime mırıldandım:

Tebriz karını bıraktı üzerimde…
Tahran asfalt kokusunu…
Kum, gözlerime kum doldurdu…
Şiraz, gül kokusunu…
Meşhed, kalbime dua bıraktı…

Ama Konya… Konya hepsini bağlayan bir sessizlikti.

Yavaşça yürümeye başladım. Adımlarım ağırdı. Ama hafiflik de vardı içimde. Çünkü anladım ki:

Ne Tebriz’de başlar yol, ne Konya’da biter.
Asıl yol, insanın kendi içindedir.

Bir çay ocağına girdim. Çay söyledim. Çaycı:

— Nereden gelirsin ağabey? diye sordu.

Bir an sustum. Sonra gülümsedim:

— Tebriz’den… dedim.
— Ama asıl, kendimden geliyorum…

Çaydan bir yudum aldım. Düşündüm:

Bize göre İran, haritalarda bir ülke değildir.
Bize göre İran, insanın içindeki bir mısradır.

Sonra defterimi açtım. Son cümleyi yazdım:

“Yolculuk biter. Ama insan, gördüğü şehirlerde değil; o şehirlerin kendisinde bıraktığı izlerde yaşamaya devam eder.”

Ve kalemi bıraktım. Çünkü bazen susmak, en güzel son sözdür.

 

Abdurrahman Türkoğlu


 

 
 

Bu yazıya tepkini ver!

Benzer Bloglar